ARBORETUM
'Yazın mimarinin alanına girer.'
I
(Dünyazat bana bir şeyler anlattı, bir sürü şeyler, garip dünyalar, korkulu düşler ve sürüyle şeyler, biri bitince ötekine başlıyordu, tümü aşağıdadır...)
Çi çek, çi çek, çi çek!.. Kuş tıpkı böyle ötüyordu. Çiçek bir tohumdur, bir anadır, döllenir ve yavrular doğurur... Badem ağaçlarının altından, pembe çiçeklerin savrultusunda, Kezbanların bağına ulaştık. Ilık bir esinti, pembe, uçuk çiçekleri, kirpiklerimize doluşturuyo, bir ıtır, düşlerdeki mavi atlar gibi puslu, buğulu, sanki hiç olmamışçasına, yeğni bir koku gönül kafeslerimizi dolduruyordu. Papatyalar baştan başa sarı, aklı bir tarla gibi yayılmış, ayaklarımız basmaya kıyamıyordu. Onlarda, bizler de ürperiyorduk biliyorum. Arı vızıltıları tanrının mırıltıları mıydı acaba... Kelebekler bir iniyor, bir yükseliyordu, üstteki badem ağaçlarının, pembe çiçeklerine komşuluğa gidiyorlar sonra, gene papatya tarlasına dönerek, bir sarhoş gibi dolanıp duruyorlardı. Bağların içinde siyah gümrah salkımlar , çokaklardan sarkıyor, toprağın tozun görünmez buğusunda renkler, solgun ama cennetsi bir ayla gibi hoşnutluk yayıyordu yeryüzüne... Uzaklardan Elif diye bağırdı biri, sonra Suzan dedi haykırışla ve sonra sanki eşhedü en la Talha diye çınladı ortalık, küçük satirlerini çağırıyordu tanrı baba belki de...
Onlar koşuyor, arıların salkımların üzerinde gezinişine aldırmadan tadına bakıyorlardı, ağızlarının suyunu toprağa akıtarak, dillerini arzı alemin cennet süpürgesiymiş gibi şapırdatarak, Kırlangıcın biri yere değercesine uçup gitti. Kanatları sarı, kırmızı bir hareyle yanıp sönerek. Biri o kırlangıç değil dedi, Ebabil mi dedi biri, hayır dedi bizi gözetleyen biri, o düşlerinizin kuşu, gerçekte hiç olmadı, hiç yaratılmadı ve arı kuşları ötüyordu uzaklarda... Ku rig, ku rig, ku rig!.. Dünyanın yaşına yaşlar alışından bu yana, bu sesin meftunuyum ben ve o sesin imgesinin ne anlama geldiğini bir türlü çözemedi insanlık. Ku rig, ku rig, kurig!.. Meğer arı kuşunun Ku rig deyişi, Levh-i Mahfuz'da açını bulunan bir şeymiş. Nuran dedi ki, 'Ben sizdenim' anlamına geliyor o kuş dilinde, Süleyman'ın filolojisinde yazıyor bu. Bilmiyordum.
Sonra çitlerden atlayıp armut ağacının dibine geldik. Sonra elma ağaçlarına doğru yaklaşıldı. Sonra Adem'in körfezinden uzaklaşıldı ve artık, elmaların dalından, beyaz, çürük iplikler gibi kurtlar sarkıyordu. Anda biri, Tanrı burada gelin diye bağırdı. Beyaz sakallı biri, çokakların arasına dalmış, köklerden birine yaslanmış, dev yeşil yaprakların ve iri, güneşin yedi rengi salkımların arasında yitip kalmış gülümsüyordu. Sonra biri, ölmüş bu dedi, sırıtıyor. Çocuğun biri, aniden bir tekme savurdu ve bin yıllardır yaş alan, sarığından cennet taamı ve yılanlar fışkıran devasa ermiş bir toz yığını gibi savruldu, göklere doğru bir duman olup, sisler, puslar içinde yok olup gitti. Tanrı bu olamaz dedi, bir diğer çocuk. Öyleyse onun elçisidir, yalvacıdır, tuzsuz deli Bekir'dir diye tartışmanın sürüp gittiğini anımsıyorum.
Çaya vardık sonra, su içtik kana kana... Sığır sidiği de karışıyor bu çaya dedi biri. Bir bağ evi vardı yakınlarda ve ocak deliğinde, bakır tellerin olduğu, incecik tomarlarla yüklü, teknopolisin günüydü o gün ve yaratan ve yaratmış olanın gücü, gerçekte elektronal bir şeydir dedi çocuğun biri. Güneş tepemizde kılıç gibi salınıyor, kan dökülürcesine ılıyan başımızı, sanki ikiye yarıp içinde cehennemin suyunu kaynatıyordu. Akşama doğru Beşparmak dağlarından bir ay yükseldi orak gibi. şaşkınlıktan bir çocuğun elindeki çöreği düşürdü ay. Bir altın tepsi gibi parlıyor, çocuk şaşırmış dilsiz -samıt- bir ecinninin düşleri gibi aya bakıyordu. Perilerde çevresini sarmış vızıldaşıyordu. Çocuk çöreği yerden aldı ve aya doğru koşmaya başladı ve o günden sonra da gören olmadı. Ufukta yitip gitti. Yıllar sonra köye Haydarabad'dan biri geldi, köylünün biri Hüsam bu dediyse de, analığından başka kimseler inanmadı.
II
Çiçek dilencisiyim ben. Böyle diyordu üstü başı partal, çarığı yarık, başı uçmuş, saçları rüzgarlı, kolları uzun, ayakları çevrik, beli kuşaklı adam. Bir şeyler geveliyordu deli gibi. 'Uyandığımda su titreşiyordu, duvarda gölün ışıkları yüzüyordu bir uçtan bir uca, akın akın gün ışığı doluyordu bağrıma ve bir arı, tüylü, kocaman kanatlarıyla abanıyordu çulha çiçeklerine, bir ölünün pencereden gelip geçiyordu sürekli, kara kürklü gövdesi, yankıyan sesi, Lawrence dedim, Lawrence, evet benim dizelerim dedi, bir şey vardı anımsamam gereken, ama ne var ki belleğimden çıkıp gidiyordu sürekli, ah neden belleğimden uçup gidiyor sözcükler ve neden su gibi akıp gidiyor yaşam, görmeden ve neden ışıklar hiç sönmeden ilerliyorlar cennete doğru, şen şakrak çuha çiçekleriyle ve aralarında herkesler var da bir ben mi yokum. Hiç bir şeyi duydukları yok onların, korku salan zamanlardan ve görülmeye değmiyor görüntüleri, zaman hırsızlarından.
Ayla bir buket menkşe vercektin sen bana, unuttun mu söz vermiştin, bahçe çitlerinin dibindekilerden, mavil olanlardan, sarı ve kırmızıyla, ak göğsün gibi olanlardan, hiç bir şey adanmaya olanak bulamamış aşkımızın anısına morummor ve rengi bir türlü adlandırılamayanlardan. İşte orada bir badem ağacı hiç görmemişsindir, buzlar sarkıyor dudaklarından ve kuzeyde sürgit çiçeğe boğuyor sokağı, bnde her gün dururum çitin yanı başında, umursuzca göğü kaplayan çiçekler bakarım ve şaşr kalırım anlatılanların karşısında, gözyaşlarımla, 'Ölüm gerçekmiş' yazıyor onun mezar taşında, yaşamı çok seviyormuş ahir.
Badem ağacının altında uzanıp yatıyordur mutlu topraklar, İllirya, Cenova ve Japonya ve şakuduk şukuduk sesler arasında yitip giden bu ayakla başlar ve anımızda yöremizde cirit atan, çifte atan, el çırparak oynaşan, gerdanları beşi birlik dolu köylü kızlarıydı. Sen çiçekli sepetin ve gül açığı fistanınla benim aşkım, çok öncesi ve yatışmaz sevecenliğiyle sen, o sonsuz irilikte gözlerinle, irkiltici kahkahalar atan sen, Yahya'nın başı, Yehova'nın şahidi gibi bir vazgeçilmişliğin avareliğiyle, salınıp gezen ve ölümüme göz yuman sen... Sürünerek çıkardı aşk, mühürlenmiş yüreğinden, bir tarlacı arı olarak, kara ve bir kehribar renginde, kış atomlarını kırdı tırmanmak için, güneş ışınlarının düştüğü serin çimlere, yerleşti şafak söken gözlerine, gün ışığından bir bakış, rengarenk pırıldayan süsenin ışıltısındaki son iç çekiş, uçmaya hazırlanan şu arının kanat kıvrımlarında saklanmış, 'Cogito ergo sum' yalanmış.
Kıpırtı dolu, kaygı yüklü bir esintiyle kim açtı, şu yabanıl, genç perinin kanatlarını, yolunu şaşırmış çocuk gibi bir arı, gözlerindeki günahın tadına, kim sürdü senin kanatlarını. Aşk anlam yüklüyor sesindeki üzünçlere, ağır aksak kanatların vızıltısı, titretir bilgeliğiyle sıradan şeyleri, sözü neşe, sözü sevinç ve sözü senin üstüne işte aşkın söyledikleri...
Ihlamur ağaçlarının parıltısı, güneş yüklü, uykulu, geçip gidiyor tanrının mırıltıları çimenlerden ve gövdemden, ta aşağılara, aşağıda otlaklar, gönül okşayan üzünçleriyle, tatlı tatlı hükmediyorlar, ninniliyorlar zamana ve köpük köpük papatyalara... Evleri gölgeleyen yaprakların ardında, yaz beyazının büründüğü duvarların boyunca, ayak uçlarında uyuyan dünyayı ezer geçer bir uçtan öbür uca, savrularak sağa sola, duysam da öksürmesini bir dilencinin uzaktan uzağa görsem de bir kadının salınan kalçalarıyla bir bozukluk uzatan ılıklığını parmaklarının, otururum artık tövbe dolu günahlarımdan arınmış ve hiç bir zaman istemediğim bir dünyanın dışında, son soluğunu vermiş...
Kükrer durur saatlerce, bir canavar gibi durmaksızın, boğazlanırcasına kendi ininde, akarken günler dalga dalga, yaralı düştüğü bir mağarada, bir kasaba, gizli bir keder kırar mührünü tufanın, aşar gider böylece ötesine sınırların, o görkemli yaşlı kenti duyumsarken iliklerinde, köpük köpük pençesinden yayılan kükremelerini, engin sularında göletin, gelin görün ki budur elinden gelen, bir çocuğun, dinlemek kulakları çınlaya çınlaya, bir gök gürültüsü gibi çalkalayan, parçalanmış sokaklar boyunca, acımasız sesini dalgaların ve duymak boşluklardan yankıyan gürlemeleri ara sıra, öldükten sonra...
III
(Ruh)
Bir ruh bana neler anlattı... Eğreltilerin, at kuyruklarının, çalı dikenleriyle dolu yamaçların, cadı fındıklarının, deliler uçurumunun ve tilki kuyruğu çamlarıyla dolu koruluğun arasından, yukarı doğru tırmanıyorduk...
Taşların kahkahalar attığı, düz bir yola çıktık. Tozun ve hırpaniliğin dizginsiz dili, ancak buralarda geçerli olabilir diye düşündük. İlerde bağlar, minicik yaylalar ve Çökilyas dağının etekleri eşlik ediyordu artık gözlerimize...
Bir karakuş uçtu orman yemişlerinin içinde, sığırcık değil bu, başka bir şey, hiç kaçmazlar ama, hiç bir zamanda yakalanmazlar. Çünkü, kaçan yakalanır demişti bana, Eşe Bekir'in kızı Nevriye...
Çocukluk ne büyük bir dünya, ne büyük bir cenneti âlâ... Sırtları baştan başa kaplayan papatyalar, baştankaralar, taşların arasında, örümceklerin bile yaşamadığı bir köreltide, tek başına kokular yayan sümbülcükler, armut ağaçlarının, bir azizenin başında dönen bulutçuk gibi bembeyaz çiçekleri, bir türbeyi kıskandırırcasına imansız ve acımasız!..
Yürüyoruz...
Güneşin sesi, bize eşlik eden tek canlı gibi...
Siz siz siz siz siz siz siz siz siz siz siz siz siz siz siz!..
Orman masallarında ki cücelerin, gerçekte yavrularıyla geçen domuz sürülerinin, insan belleğindeki gizençli yansımaları olduğunu biliyorum. Yitip gittiler işte, el değmedik Havva yemişlerinin ve gün ışığının sızıp parçaladığı orman cinslerinin içinde...
Ama buraları bozkırla dolu ve Çökilyas dağı bilinir ki, cinleriyle ünlü, sessizliğin sesinde dolup taşan, çırılçıplak düşleriyle nam salmış bir bodurlar ordusu...
Av tanrıçasının; gözü gökyüzü görmemiş hayvancığını, ben düşledim ama...
Kırmızı topraklar başladı işte, üzüm kanıdır o, kızıl toprakta adı. Dünyanın en güzel, en tatlı, buruk kokulu üzümleri burada yetişir, köylüler bilir bunu ama bütün bir dünyada bilmez. Yaşam yazıklanmalarla, hayıflanmalarla geçer, gümüş gerdanlıklar ve gülücüklerin gamzesiyle, melankolinin bitip tükenmez sağanağında...
İşte bir akbaba yükseliyor su deposunun ardında, içinde 33 (İsa'nın yaşı) yerinden bıçaklanarak öldürülmüş bir aşığın, ölü gözlerinin saklandığı... Köylüler 'Sonuncu İsa' derdi ona!..
Aşkın, dünyamızın iyilik ve barışla dolması için tek yol olduğunu ileri süren bir dervişmiş, aşık olduğu kadının evi önünde, örenlere yaslanıp, gece yarısı yanık türküler söyleyince, içerideki hane halkı tarafından linç edilmiş. Kıranardı mezarlığında yatıyor şimdi, tozu bile kalmayan bedeninden, hâlâ İrem kokuları yayılıyor ve acıklı bir türkü mezarlığın içinden tüm köye dağılıyor...
Bu köyün adı da İsabey; İsa ile ilgisi yok gerçekte, insanları çok sosyal ve insan severdir... İsa, Musa, Mustafa hepsi birdir onlar için ve hepside bir devrimcidir. Zamanın törpüleyerek hiçselleştirdiği güneşin ayetleri ve göksel vaazlar... Köylüler dibek başında tanrının varlığını da tartışmaktan asla kaçınmazlar.
Akbaba, Çökilyas dağının arkasına doğru yitip gitti. Bilinmez, belki de başka bir gezegencik vardır orada ve belki de bu akbabayı artık, ömrüm de bir daha göremeyeceğimdir. Ne acı, kimselerin bilmediği, başka bir dünyada yaşıyoruzdur biz belki de, ama umut doğamızda var, o ölümsüzlüğün ilacı ve ulaşılmaz özlemlerimizin, damağımızda kalan buruk tadı biliyorum.
Bir fırtına, bir ağacı aldı götürdü işte, ağaçta yaşayan 'Derviş Dede'de uçtu göklere, az sonra köylüler onun bir ermiş olarak dumanlı bacalardan indiğine ve herkese bir kesecik içinde, altın birer akçe verdiğine bağıtlar sunup, ant verecekler!..
Bağlara varmak üzereyiz, dağın eteklerine yakın taşlı tarlalardır buraları, su yok, yaşam yok, yalnızca güneş var, güneşin bağışladığı ne varsa, canlılar için tek muştu da odur ne yazık ki...
Bağın içlerine daldık, deli dolu koşuyoruz sağa sola, kuru, yeşil yapraklar, kararmış toz içinde salkımlar, karıncalar, yalnızca düşlerde gezen kırmızı tavşan, gözden çıkarılmış bir heybe, uyuklayan kertenkele ve ilerde örenlerde çöreklenmiş bir yılan, unutulmuş sepet ve kurumuş pınarın yalağında kıpırdayan bir yengeç bizi bekliyor!.. Bilinmez, yengeçler sonsuza dek yaşayacak tek hayvanmış der köylüler ve işte bir anda; karanlık bir kovuk gibi önümüzde beliren, bağ evine giriyoruz.
Aman tanrım!..
Her şey gerçek, her şey bir düş ve her şey tatlı bir yalan mı bu dünyada ve cennet ve cehennemde yalnızca burada mı...
Bir kafes var bağ evinde, diplerde değil, neredeyse ortayında bir yerde... Sazdan örülmüş, özenli, göz alıcı bir dünyacık, kubbesi bile var. Çizgilerle toprağa değen dalları arasında, kafesine neredeyse sığamayan, ömrümde bir daha ne gördüğüm, ne de görebileceğim renklerle dolu, ışıltı yayan bir şey var...
Burada ne arar bu, nasıl yaşar, suyunu kim verir, açlığını nasıl giderir, ne zamandan beri buralarda yaşayan bir esire, göz alıcı bir cariye bu ve daha ne kadar yaşayacak burada, bu eşi benzeri görülmemiş, insanı can evinden vuran varlık...
Tanrı var işte, tanrı var, yoksa nasıl yaşayabilir ki, buracıkta, bu dünyalar güzeli şey!..
Onu yaşatan tek varlık tanrıdır sanırım ve tanrı, onun ta kendisidir, çok iyi anlıyorum, başka türlüsü olamaz ki, böylesi bir varlık, böylesine yaşayamaz ki...
Nasıl var olabilir buracıkta, bu gizemli yaratık, bu tanrıcık. Böylesine can alıcı güzellikte, nasıl bakabilir bize, bir söylenceyi anımsatan, cennetsi gözleriyle...
Kuyruğu, acayip bir kokunun, miski amber biçiminde uzanan kıpırtılarıyla dolu, kanatları sonsuzluğu arayan özlemlerle bezeli, gözleri nazlarla süslü, göğsü dünyanın tüm sevgileri, bin bir çeşit renkleri, tüycükleriyle kaplı, üst üste yığılı, ılık ve yumuşacık bir düş bu, sevgilinin; Kevser şarabıyla dolmuş göğsüymüş gibi sanki...
Göz göze geldim, gök kuşağı renginde, harelerle yanıp sönen bir şey bu!..
Çarpıcı, eritici, tanrısal bir güzellik...
İşte büyüleyici, bu kutsal ve yaratılmış estet karşısında; ürpertiler içinde geri çekildik.
O düşler ötesinde, görülüp, duyulmamış bir masal.
Us dışı bir canlı...
Ah çocukluk!..
Aradan nice zaman geçti ve işte bugün, bu sanrının nedeni, bir çocuğu yaşamı boyunca büyüleyen, bir gün bile elini bırakmayan o şey, o ölümsüz varlıktı...
Gökkuşağı Tanrısı...
Estet duygusunu, o gün, kök salmış güller, gümrah, kırmızı zambaklar gibi bağrıma dolduran, renklerin düşselliğiyle dolup taşarak; düş evime doluşan, o canlı melekti biliyorum.
Bugün bu özlem ve bu anıyı dile getiriyor ve ''eARTh''ın peşindeki sevda yolcuları gibi, geçip gidiyorsam elem denizlerinden, özlemler içinde, işte o yaratılmışa borçluyum, her şeyi ben...
Ama şimdi o çılgınlık, o renkler, bambaşka bir dünyanın, keder veren yazgısına; çoktan kavuşmuştur biliyorum.
Biliyorum, ancak ayrılıklar ve özlemini duyduğumuz şeyler, can alıcı güzellikte olabilir...
Ne yazık ki...
Yaşamın biricik özelliği budur, özleyiş olmadıkça, arayış olmadıkça, ne cennetin varlığı, ne de sonsuzluğun, ölümsüzlüğün bir anlamı, ne de yaşamın bir tadı olabilirdi.
Bir umudu taşımak ve onu hep yaşamaktır bu dünya ve o günden bu yana söyleyebileceğim tek şeyse; 'Hoşçakal Tanrım' sözcüğüdür.
Varlığı ruhun derinliklerinde, el değmedik gözelerinde sürüp giden ve sürgit tüm yaratılmışlara, ödünç verilmiş bir armağan gibi geçen, evrenin uçurumlarına sinen ve bir gün ışığı gibi tüm varlıkların, özüne, tözüne sızan ve sonsuza dek yaşayacak, varlığını sürdürecek olan; Tanrı!..
Güzelliğin, sevginin, yüceliğin ve sonsuzluğun saltanatı!..
Tek amacı evrenimizin, tek nedenselliği, kozmik erişilmezliğin, kavuşulmazlığın...
Bir estet peşinde tükenip gidecek kozmosumuzdur tanrı bizim ve evren saltıklıkla bir estet arayışıdır.
Artık söylemeliyim ama...
Şu dünyada,
Büyüleyici güzellikte,
Gök kuşağı gibi çekici bir şeydi o,
Evet...
Kınalı bir keklikti benim gördüğüm!
Yalnızca!..
IV
Odysseus, Kirke'nin adasına varmak için yola çıktığında, sirenlerin çığlıklarını duymamak için yoldaşları kulaklarını bal mumuyla tıkar. Sirenler su perileridir, suyun içinde tuhaf şarkıları, çığlıkları duyulabilir. Bugün bile siren çaldığında kaçışır insanlar,
Sicilya Archimedes'in barbarların gemilerini, güneş ışığını aynalarla odaklayıp yaktığı yerdir. Sirenlerde oralarda bir yerde, Malta civarında karşısına çıkmış Odaysseus'un, sonra Atlantik Okenaos'una çıkar, sola dönerek Hades'e ulaşır. Onun yirmi yıllık yolculuğu yurdu İthaka'ya dönüşüyle sonuçlanır ve köpeği Argos onu görür görmez sevincinden son soluğunu verir. Truva o tarihte tüm dünyanın yazgısını değiştiren bir dünya savaşının geçtiği yerdir. Belki de birincisi, Truva'dan sonra irili ufaklı pek çok devlet ortaya çıkmış, dünya tarihinin yörüngesi değişmiştir. Bugünün bütün yurtlukları belki de Truva'nın sonuçlarıdır. Savaş on rekatta bitince İthaka'ya, Girit yakınlarındaki ada devletine dönmek isteyen Odysseus, azgın dalgalarda yolunu yitirir ve Atlantik'e dek sürüklenir...
Denizin kara hayaletleri gemisini bir ay topu gibi oradan oraya savuruyor, geceler gündüze karışıyor ve çalkalanıp duran deniz Odysseus'u oradan oraya savurur. Yosun yiyorlardı açlıktan, bazen abanoz ve kehribara benzer şeyler ele geçiriyorlardı denizin diplerinden yüzeye vuran. Amforalar, kırık sarnıçlar, altın madalyonlar, sütun başlıkları ve nice heykelcikler, cam şişeler, ahşap oymalarla kaynıyordu denizin dibi, bir gün gene kürekçilerden biri dayanamadı denize atladı ve bir deniz perisinin yurduna vardı. Dediler ki bu deniz ülkesinin adı Annabel Lee, yeşil yosunlar, kırmızı mercanlar, renkten renge yüzen ahtapotlar, gelinlik giymiş gibi süzülen balıklar, gene şarkı söylüyordu sirenler, bir ağıttı bu, aşkın ölüme sürüklediği bir perinin şarkısı, onun ölümünü anlatıyordu...
Senelerce, senelerce evveldi; Bir deniz ülkesinde Yaşayan bir kız vardı,bileceksiniz Adı Annabel Lee; Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten Sevmekten başka beni. O çocuk ben çocuk,memleketimiz O deniz ülkesiydi, Sevdalı değil kara sevdalıydık Ben ve Annabel Lee; Göklerde uçan melekler bile Kıskanırdı bizi. Bir gün işte bu yüzden göze geldi, O deniz ülkesinde, Üşüdü rüzgarından bir bulutun Güzelim Annabel Lee; Götürdüler el üstünde Koyup gittiler beni, Mezarı ordadır şimdi, O deniz ülkesinde. Biz daha bahtiyardık meleklerden Onlar kıskandı bizi,_ Evet!_bu yüzden (şahidimdir herkes Ve o deniz ülkesi) Bir gece bulutun rüzgarından Üşüdü gitti Annabel Lee. Sevdadan yana ,kim olursa olsun, Yaşça başça ileri Geçemezlerdi bizi; Ne yedi kat gökteki melekler, Ne deniz dibi cinleri, Hiçbiri ayıramaz beni senden Güzelim Annabel Lee. Ay gelip ışır hayalin erişir Güzelim Annabel Lee; Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar Güzelim Annabel Lee; Orda gecelerim,uzanır beklerim Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim O azgın sahildeki, Yattığın yerde seni .
Kürekçi tıpkı bu aşk şarkısını andıran öyküsünü mırıldanmaya başladı, gözünden yaşlar süzülür gibiydi.
Bir gün geleceksin böyle mavilikler içinde. Güneş sularda erinip duracaktı. Ağlayacağım, hep bir geçmişi yaşadım burada / denizin derinliklerinde. Halkidikya nerede İyonya’da geçti mi hiç günlerin
artık sormayacaksın bana… Ağlayacağım bir kez daha şurada, yosunların dibinde yan yana, koyun koyuna. Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı bir sevda elçisiydi iyi zamanlarda. Ama ben çıkmayacağım kulübemden ıraklardan gelen o kırmızı balıklar
girene dek cennet bahçeye ağzımı bıçak açmayacak. Rüzgârlar uğuldayıp, denizin sesi, gürlese de göğsümde dalgalar okşayıp
yalasa da saçımı Gitmeyeceğim artık ilk hayatlardaki ışığın peşinden. Umarsız, köpükler içindeki cansız başımı, vurup dursa da su perileri denizdeki şu kabrime Son dileğimdir Seni ağzından öpmek isteyeceğim son kez Ve artık hep uyuyacağım sonsuza dek,
gülümser, aydınlık içinde olacağım…
Sonra sayıklamaya başladı bir istiridyenin şarkısıydı bu
(İnci)
Ben kendimi özlüyor ve minelerle kaplı kabuğumdan çıkmayı düşlüyorum.
Kumsalı görüyorum, sayısız kum tanelerinin her birinde tanrının saklandığı, uçsuz bucaksız kumlar, içli, sızlatan bir müziğin eşliğinde, tozlar içinde, ışıltılı, helezonik yükseliyorum...
Yukarıya doğru kabarcıklar gibi; onlarla birlikte dans ederek, gülüp eğlenerek süzülüyor, kanatlı mırıltılarla şarkılar söyleyen, bir periye dönüşüyorum.
Buluttan buluta atlıyor, ince saydam kanatlarıyla solgun bir kelebeğin ipeksi yumuşaklığında, yine kelebeğe dönüşüyorum.
Tamtamlar çalıyor, dalgalar, danslarla alt üst olurken, bir peri olduğumu duyumsuyor, kumsala doğru yaklaşıyor, süzülüyorum.
Ve müziğin sonsuzluğunda mırıltılı, ışıltılı ve ince bir kum halinde alçalıyor ve helezonilerle kabuğumun içine girerek, görüş ve dalgaların beni uzaklara savuruşunu, ufuklardan ufuklara uçarak, kabuğumun içinde salınışımı izliyorum.
swsi Yunan adalarından gelen sirene benziyordu, kederli orman ve suya batmış beyaz bir merdiven gördüm
***
RUH
Eğreltilerin, at kuyruklarının, çalı dikenleriyle dolu yamaçların, cadı fındıklarının, deliler uçurumunun ve tilki kuyruğu çamlarıyla dolu koruluğun arasından, yukarı doğru tırmanıyorduk...
Taşların kahkahalar attığı, düz bir yola çıktık. Tozun ve hırpaniliğin dizginsiz dili, ancak buralarda geçerli olabilir diye düşündük. İlerde bağlar, minicik yaylalar ve Çökilyas dağının etekleri eşlik ediyordu artık gözlerimize...
Bir karakuş uçtu orman yemişlerinin içinde, sığırcık değil bu, başka bir şey, hiç kaçmazlar ama, hiç bir zamanda yakalanmazlar. Çünkü, kaçan yakalanır demişti bana, Eşe Bekir'in kızı Nevriye...
Çocukluk ne büyük bir dünya, ne büyük bir cenneti âlâ... Sırtları baştan başa kaplayan papatyalar, baştankaralar, taşların arasında, örümceklerin bile yaşamadığı bir köreltide, tek başına kokular yayan sümbülcükler, armut ağaçlarının, bir azizenin başında dönen bulutçuk gibi bembeyaz çiçekleri, bir türbeyi kıskandırırcasına imansız ve acımasız!..
Yürüyoruz...
Güneşin sesi, bize eşilik eden tek canlı gibi...
Siz siz siz siz siz siz siz siz siz siz siz siz siz siz siz!..
Orman masallarında ki cücelerin, gerçekte yavrularıyla geçen domuz sürülerinin, insan belleğindeki gizençli yansımaları olduğunu biliyorum. Yitip gittiler işte, el değmedik Havva yemişlerinin ve gün ışığının sızıp parçaladığı orman cinslerinin içinde...
Ama buraları bozkırla dolu ve Çökilyas dağı bilinir ki, cinleriyle ünlü, sessizliğin sesinde dolup taşan, çırılçıplak düşleriyle nam salmış bir bodurlar ordusu...
Av tanrıçasının; gözü gökyüzü görmemiş hayvancığını, ben düşledim ama...
Kırmızı topraklar başladı işte, üzüm kanıdır o, kızıl toprakta adı. Dünyanın en güzel, en tatlı, buruk kokulu üzümleri burada yetişir, köylüler bilir bunu ama bütün bir dünyada bilmez. Yaşam yazıklanmalarla, hayıflanmalarla geçer, gümüş gerdanlıklar ve gülücüklerin gamzesiyle, melankolinin bitip tükenmez sağanağında...
İşte bir akbaba yükseliyor su deposunun ardında, içinde 33 (İsa'nın yaşı) yerinden bıçaklanarak öldürülmüş bir aşığın, ölü gözlerinin saklandığı... Köylüler 'Sonuncu İsa' derdi ona!..
Aşkın, dünyamızın iyilik ve barışla dolması için tek yol olduğunu ileri süren bir dervişmiş, aşık olduğu kadının evi önünde, örenlere yaslanıp, gece yarısı yanık türküler söyleyince, içerideki hane halkı tarafından linç edilmiş. Kıranardı mezarlığında yatıyor şimdi, tozu bile kalmayan bedeninden, hâlâ İrem kokuları yayılıyor ve acıklı bir türkü mezarlığın içinden tüm köye dağılıyor...
Bu köyün adı da İsabey; İsa ile ilgisi yok gerçekte, insanları çok sosyal ve insan severdir... İsa, Musa, Mustafa hepsi birdir onlar için ve hepside bir devrimcidir. Zamanın törpüleyerek hiçselleştirdiği güneşin ayetleri ve göksel vaazlar... Köylüler dibek başında tanrının varlığını da tartışmaktan asla kaçınmazlar.
Akbaba, Çökilyas dağının arkasına doğru yitip gitti. Bilinmez, belki de başka bir gezegencik vardır orada ve belki de bu akbabayı artık, ömrüm de bir daha göremeyeceğimdir. Ne acı, kimselerin bilmediği, başka bir dünyada yaşıyoruzdur biz belki de, ama umut doğamızda var, o ölümsüzlüğün ilacı ve ulaşılmaz özlemlerimizin, damağımızda kalan buruk tadı biliyorum.
Bir fırtına, bir ağacı aldı götürdü işte, ağaçta yaşayan 'Derviş Dede'de uçtu göklere, az sonra köylüler onun bir ermiş olarak dumanlı bacalardan indiğine ve herkese bir kesecik içinde, altın birer akçe verdiğine bağıtlar sunup, ant verecekler!..
Bağlara varmak üzereyiz, dağın eteklerine yakın taşlı tarlalardır buraları, su yok, yaşam yok, yalnızca güneş var, güneşin bağışladığı ne varsa, canlılar için tek muştu da odur ne yazık ki...
Bağın içlerine daldık, deli dolu koşuyoruz sağa sola, kuru, yeşil yapraklar, kararmış toz içinde salkımlar, karıncalar, yalnızca düşlerde gezen kırmızı tavşan, gözden çıkarılmış bir heybe, uyuklayan kertenkele ve ilerde örenlerde çöreklenmiş bir yılan, unutulmuş sepet ve kurumuş pınarın yalağında kıpırdayan bir yengeç bizi bekliyor!.. Bilinmez, yengeçler sonsuza dek yaşayacak tek hayvanmış der köylüler ve işte bir anda; karanlık bir kovuk gibi önümüzde beliren, bağ evine giriyoruz.
Aman tanrım!..
Her şey gerçek, her şey bir düş ve her şey tatlı bir yalan mı bu dünyada ve cennet ve cehennemde yalnızca burada mı...
Bir kafes var bağ evinde, diplerde değil, neredeyse ortayında bir yerde... Sazdan örülmüş, özenli, göz alıcı bir dünyacık, kubbesi bile var. Çizgilerle toprağa değen dalları arasında, kafesine neredeyse sığamayan, ömrümde bir daha ne gördüğüm, ne de görebileceğim renklerle dolu, ışıltı yayan bir şey var...
Burada ne arar bu, nasıl yaşar, suyunu kim verir, açlığını nasıl giderir, ne zamandan beri buralarda yaşayan bir esire, göz alıcı bir cariye bu ve daha ne kadar yaşayacak burada, bu eşi benzeri görülmemiş, insanı can evinden vuran varlık...
Tanrı var işte, tanrı var, yoksa nasıl yaşayabilir ki, buracıkta, bu dünyalar güzeli şey!..
Onu yaşatan tek varlık tanrıdır sanırım ve tanrı, onun ta kendisidir, çok iyi anlıyorum, başka türlüsü olamaz ki, böylesi bir varlık, böylesine yaşayamaz ki...
Nasıl var olabilir buracıkta, bu gizemli yaratık, bu tanrıcık. Böylesine can alıcı güzellikte, nasıl bakabilir bize, bir söylenceyi anımsatan, cennetsi gözleriyle...
Kuyruğu, acayip bir kokunun, miski amber biçiminde uzanan kıpırtılarıyla dolu, kanatları sonsuzluğu arayan özlemlerle bezeli, gözleri nazlarla süslü, göğsü dünyanın tüm sevgileri, bin bir çeşit renkleri, tüycükleriyle kaplı, üst üste yığılı, ılık ve yumuşacık bir düş bu, sevgilinin; Kevser şarabıyla dolmuş göğsüymüş gibi sanki...
Göz göze geldim, gök kuşağı renginde, harelerle yanıp sönen bir şey bu!..
Çarpıcı, eritici, tanrısal bir güzellik...
İşte büyüleyici, bu kutsal ve yaratılmış estet karşısında; ürpertiler içinde geri çekildik.
O düşler ötesinde, görülüp, duyulmamış bir masal.
Us dışı bir canlı...
Ah çocukluk!..
Aradan nice zaman geçti ve işte bugün, bu sanrının nedeni, bir çocuğu yaşamı boyunca büyüleyen, bir gün bile elini bırakmayan o şey, o ölümsüz varlıktı...
Gökkuşağı Tanrısı...
Estet duygusunu, o gün, kök salmış güller, gümrah, kırmızı zambaklar gibi bağrıma dolduran, renklerin düşselliğiyle dolup taşarak; düş evime doluşan, o canlı melekti biliyorum.
Bugün bu özlem ve bu anıyı dile getiriyor ve ''eARTh''ın peşindeki sevda yolcuları gibi, geçip gidiyorsam elem denizlerinden, özlemler içinde, işte o yaratılmışa borçluyum, her şeyi ben...
Ama şimdi o çılgınlık, o renkler, bambaşka bir dünyanın, keder veren yazgısına; çoktan kavuşmuştur biliyorum.
Biliyorum, ancak ayrılıklar ve özlemini duyduğumuz şeyler, can alıcı güzellikte olabilir...
Ne yazık ki...
Yaşamın biricik özelliği budur, özleyiş olmadıkça, arayış olmadıkça, ne cennetin varlığı, ne de sonsuzluğun, ölümsüzlüğün bir anlamı, ne de yaşamın bir tadı olabilirdi.
Bir umudu taşımak ve onu hep yaşamaktır bu dünya ve o günden bu yana söyleyebileceğim tek şeyse; 'Hoşçakal Tanrım' sözcüğüdür.
Varlığı ruhun derinliklerinde, el değmedik gözelerinde sürüp giden ve sürgit tüm yaratılmışlara, ödünç verilmiş bir armağan gibi geçen, evrenin uçurumlarına sinen ve bir gün ışığı gibi tüm varlıkların, özüne, tözüne sızan ve sonsuza dek yaşayacak, varlığını sürdürecek olan; Tanrı!..
Güzelliğin, sevginin, yüceliğin ve sonsuzluğun saltanatı!..
Tek amacı evrenimizin, tek nedenselliği, kozmik erişilmezliğin, kavuşulmazlığın...
Bir estet peşinde tükenip gidecek kozmosumuzdur tanrı bizim ve evren saltıklıkla bir estet arayışıdır.
Artık söylemeliyim ama...
Şu dünyada,
Büyüleyici güzellikte,
Gök kuşağı gibi çekici bir şeydi o,
Evet...
Kınalı bir keklikti benim gördüğüm!
Yalnızca!..
LİHFEN
Sonsuz vampir güneşleri, okyanusun derinlerini aydınlatıyordu. Karanlıkta ayışığı yalpalıyor, sokak aralarında gölgeler dolaşıyordu. Köşeden biri çıktı süzülerek, entarisi parıldıyordu... Meydandaki heykelin oraya kadar yaklaştı ve sütunların arasından çıkarak, Lihfen diye fısıldadım, Lihfen... Gece kuşları gibi ötüşen rüzgar yüzümü yalıyordu. Karanlıkta koluma girdi ve bir türlü gölgesini göremediğim sol kolu, sanki yok gibiydi. Kalabalık gelmeden uzaklaşalım dedi. Sarnıçların, yanıp söner gibi göz aldığı yola girdik. Arnavut kaldırımı sessizliği bozuyor, Lihfen'in takunyası kurt ulumalarını andıran bir melodi gibi, ay ışığına şarkılar söylüyordu.
Epeyce yürüdük ve Brooklyn köprüsünün altındaki mahzenlerde soluklanıp, bizi Boğaziçi'ne uçuracak kanatlı atımıza binmek üzere hipodrom yoluna saptık. Uzaklardaki sahile uzanan yol, uçsuz bucaksız bir okyanusa açılan ışık çubuğu gibi dümdüzdü ve keskin bir kılıç gibi parlıyordu. İlk köşeden sola döndük ve Pegasus'un, Truva Atı'na benzer dehşeti ve gökyüzüne uzanan kanatlarıyla bizi beklediğini gördük. Önce Lihfen'i bindirdim, Likya saraylarını da çınlatan takunyalarını eline verdim ve bana sıkı sıkıya sarılması için onu uyardım ve az sonra pembe parmaklarının belime dolandığını duyumsadım.
At uçmuyor, şahlanarak ve yıldızlı karanlıkları yararak ilerliyordu sanki. Andromeda'da mola verdik, Lihfen mızmızlanarak sızlandı ve buzdan kulaklarıma, bu gece karanlığında yolu neden uzattın dedi. İlk kez simsiyah dudaklarına yapıştım ve o anda dirseğini belime indirdi ve bu minicik ejderhalar ne arıyor ağzında diye bir çığlık attı. Aşağılara doğru baktım ve uçurumların içine bir bir süzülerek döküldü ejderhalar. Yıldızlardan, Lihfen'in üzerine kar yağıyordu.
Bir hayvan barınağında sabahladık. Gece Lihfen'le kanımız birbirine karıştı, onun eti ekmeğimiz, benim kanım şarabımız olsun. Kutup yıldızı geceden beri üzerimizde parıldıyordu, giderek yaklaştı ve ikimizi içine aldı. Halifenin orduları kılıçlarıyla, inanmışları bir kulenin tepesine sürüyor, orada sunağa başını uzatma yarışı içindeki mazlumların kanı, ta aşağılara azgın bir selinti, coşkulu bir çağlayan gibi dökülüyordu. Habeşli köleye benzer celladın gözleri tapınak kandili gibi gecenin karanlığını yırtarak göz kırptı ve sıra bize gelince Habeşli durdu ve Lihfen'in kulağına bir şeyler fısıldayarak bizi ta aşağılara, gayyalara fırlattı. Boşlukta kılıçlar bedenimizi ikiye ayırıyor ama bir türlü parçalanmıyor ve yatağanlar rüzgar gibi içimizden geçerken uzaklarda güneş batıyordu. Nasıl bir dünya bu diye bağırdık ve Lihfen'le birbirimize sarılarak, uçan bir halının üzerinde gökyüzüne savrulduk artık. Satürn canavarı geldi az sonra ve bizi zeplin gibi kucaklayarak Nil sularına bıraktı.
Dev gibi bir firavun ordusu yaklaştı yanımıza ve panter suratlı biri, Amon Ra'nın işaretiyle ansızın elest alemine ışınladı bizi ve nasılsa Andromeda'ya dönebildik. Soluk aldığımızı görünce, gerçekte nereye gidecektik biz dedim Lihfen'e , gel buraya dedi ve gümrah bir cennet nektarını andıran Vulva Yıldızı'nı gösterdi bana, sıcak bir buhurun içine girer gibi içine girdim, altın anahtarım karanlıkta bütün kovuklarını aydınlatıyordu. Bir süre sonra, ağır bir sağanakla, yıldırımlar boşandı. Gökyüzü gözyaşlarını tutamıyor, kederden mi sevinçten mi bilinmez, aralıksız şimşekler çakıyordu. Bir mezarlığın içinde gibiydik, kara taşların arasında, bir ayet çıktı önüme!.. Öylesine paralanmıştı ki, neredeyse okunmuyordu.
'Kıyamet gününde, seninle buluşacağız Lihfen ve Araf'ta göz göze geleceğiz. Ve bilmelisin ki, kutsal gözeneklerin kılıcımın buyruğu altına girecektir. Ve ben ordularımın başında, yıldırım gibi akacağım zülfünden ve yukarıdan , aşağıya, tepeden tırnağa seni kanımla yıkayacağım.
Ben seni yeterince anlayıp, kavrayamıyorum Lihfen...
Ey ruh, sevişmek için Sırat'ın sıgasını ve Araf'ın duasını bekleyemiyorum ben.
Bilinir ki, Hitit'in orduları o gün Kadeş'e geldiler ve firavunun ordularıyla cenkleştiler. Ve Muvattali'nin ülkesi bütünüyle Mısır'a göçtü ve Kleopatra sevindi. Çünkü azapla dolu, gürbüz köleler vardı. İşte bir yunus gibi yüzüyordu Lihfen orada. Ve gözlerinin önünde ben kendimden geçiyorum ve onun şişe burnunu seviyordum.
Ben anlayamıyorum Lihfen, yeryüzü bir cehennem değil mi, aşkın ve sevişmenin kuralları yazılmamış mıdır tunç kargılarla. Seni sevmeliyim ve ruhum özgür olmalı ha!.. Bu beni sakinleştirmeli ve cehennem başka yerler olmalıydı ha!..
Hepimizin bu dünyadan nefret etmek ve iğrenç tanrılarımızdan kaçınmak için yeterli gerekçesi var. Korona'nın Kraliçesi söylüyordu bunu...
Lihfen...
Ruhum hepimizi yok etmek istiyor ama bu olanaksız biliyorum. Öyleyse ben hiçliğe savrulmalıyım ve işte o zaman, yaşadığımı anlıyorum ben. Biliyorum ki yaşıyorum. Şu dünyada, sen benim olmalıydın Lihfen!.. İç içe iki kaşık gibi girmeliydik birbirimize, tek bir beden olmalıydık.
Karanlık ruhumun koridorlarında her gece seni düşlüyorum ben. Ve beni doğurduğunu görebiliyorum her tan atımında. İnlemelerle!.. Dilim içinde kayıyor ve anahtarım yeryüzünün bütün kapılarını açıyor. Kanım kanında dolaşıyor Lihfen. Sen benimsin.
Ve işte okyanus dalgalarının içinde, yitip giden Solaris'im.
Sen benim benliğimsin Lihfen. Senin tunçtan bedeninle sevişebilirim. Hayalini bir buhur gibi içime çekebilirim. Bu ne kadar kötü diyorlar Lihfen, biliyorum ki, ruhun bunu duyumsuyor. Elem okyanuslarının tek ortağıydın sen. Her gece kulaklarım çınlıyor. Aşkın ve bağlılığın, son iç çekişine yaklaştığını biliyor yeryüzü. Aşk artık burada oturmuyor. Ve her gece yağmurlar yağdığını ve her gece ıslandığını biliyorum ben. Ve tüm ıstırapların Roma'ya çıkan Appian yolu olduğunu da...
Hiçliğe savrulmak üzereyim ben. Ve o anı biliyorum. Affet beni. Gecede zincirlerimden boşanmak üzereyim ve bilirsin ki Lihfen, yıkıntılar arasında bir ilahiyim ben. Affet beni tanrıçam...
Biliyor musun, affediyorsun Lihfen...
Ve yağmurun sesiyle uyanıyorsun bak... Yağmur seni mutlu ediyor ve kızıl ışıltılar içinde, gökten doğru durmaksızın yağıyor!..'
***.
Sildiniz mi her şeyi.
Silmeye gerek yok.
Geçmişten, geleceğe dönülmüyor ki!..
***
SOPHİE
Aşkın ölümümdür. Çok kışkırtıcısın, kendi ölümüme doğru sürükleniyorum günden güne, etimiz ekmek, kanımız şarap olsun diye, karanlık duygular içindeyim Sophie...
Her gece sana dualarımla sahip olmak istiyorum, tan sökümünde, politize bedeninizde istavrozlar çıkarmak, Tudor hanedanından kurtulup, Elizabeth'lere kavuşmak, giyotine uzanmış bir başın, gönüller içindeki Yahyası olmak, umutsuz ruhlar için nasılda doyurucu...
Yüce Sophie... Sen anemonlar azizesi, vulvanın bütün kıyılarında dolaşmak, benliğimin karanlıklarına savrulmak, uçsuz bucaksız dehlizlerini arşınlayıp, azgın denizlerinde var olmak ve bir kuş ölüsü gibi sahillere vurmak, buz tutmuş ırmaklarını yerle bir edip, karlar altında ki kanallarını paramparça ederek, ateş cehennemleriyle tanışmak, volkanlarından göklere tırmanarak, şol cennetinin kapılarına ulaşmak istiyorum.
Sophie, biliyorum ki, senin düşsel varlığında ben bir hiçim.
Bütün yurtluklarına varmak. ülkelerini adımlamak, sularında yunup, toprağında uyuyarak, gece yarılarında parıldayan zümrüt gözlerinin ışığında yitip gitmek istiyorum ben. Düşlerin korularından, imgenin ormanlarından sakın uzaklaşma, ne olur dumanlara, buğulara karışma, puslu sabahımın göz gözü görmeyen sisleri arasında, sakın kaybolma Sophie...
Sonsuza dek sürmelidir bu nar çiçeği, bu kan kızılı tören!.. Kap kacağın ve bronz aynan yanında mı, gecede ilahi gövdenin kutsanmış sızıları adına, tanrının bağışladığı, şu kılıç suyunun tadına bakmalısın, kuşatılmış yamaçlarında, uykulu sabahlara uyanmalısın, kutsal birlikteliğimiz adına, çarmıhtakinin acıları adına, canhıraş iniltilerle göklere tırmanarak, sonsuza dek var olmalısın.
Ey başlangıçtan bu yana, ehramın kasırgaları adına, yeryüzünü tavaf eden Sophie, bilip bildiririm ki ve tanrına buyurmalısın ki; bu dayanılmaz tansımalar, kutsal doyumsuzluklar ve salt çıldırtıcı şu seyrimeler için mi yarattın bizi!..
Ey, el Gühel ecesi, umarsız ruhlara, dünya komşuluğunu bağışlayan, meleklerin azizesi, varlığıyla ayı küstüren gözlerin, yedi kıratlık elmasın ve mercan süslerinden döl yatağın yanında mı... Senin için deli oluyorum ben. Gümrah göğüslerinin sütü ölümsüzlük nektarıdır. Yalvarıyorum, ey ruhumun yatıştırıcısı, Bel'am'ın belalısı, kale kapılarından savrul da gel,
Gecede zincirlerimden boşanmak üzereyim Sophie... Binbir gece masallarının güllerini koynuna doldur da gel, gecede altın anahtarım kilidinde şıkırdıyor, deli olmak için delin olmam gerekirdi, işte böyle Sophie!..
Sen uzaklaştıkça içime gömülen bir hayaletsin, rabbini bilen Samiri'nin tutsağı, yittikçe tinimde çoğalır bir meleksin Sophie...
Sen kalplerde yeşeren o eşsiz yonca, düşlerde serpilen bir gül-ü goncasın...
O Süveyş ötesinden yanıma geldi ve mavi denizinde, azgın dalgalarla boğuştuğumu ve nasıl çırpındığımı ve bir horozun dünya renkleriyle dolu, dilberim tüylerinin nasıl savrulduğunu da gördü..
Ah, Sophiem'in vulvasında uyuyacak bir kiklop varsa o benim, kızıl bir fener gibi yanıp sönen gözlerinde, günahlardan arınmak için bir rahip aranıyorsa o benim.
Ve o gün geldiğinde, demeliyim ki ona, günah çıkarmamız için önce günaha girmemiz gerekir. Yatıştırıcı ay ve yıldızların şapelinde, hınçla, coşumla, bir yanardağın volkanıyla, meleğimin bekareti kutsal suyla ovulacak, tanrının kamçısı ılık tenini okşayacak ve ant veririm ki, büyülü gövdesi, meltem rüzgarlarının esintisinde, o doyumsuz cennetine kavuşacaktır.
Sophie inliyor, seyriyor ve gümüş kanatlı sözlerle, dualar sayıklıyordur şimdi düşlerinde ve mut dolu gecede, gözyaşlarıyla el ele, uzak, güneş yağmurlarıyla dolu bir ülkeye doğru gitmektedir, ölümsüzlüğün ve sonsuzluğun, yalnızca düşlerde yaşattığı o tatlı anılarla...
Sophie uyumakta...
Altın anahtarımın musikisiyle, şimdi baygın ve kemanımın yayı onun içlerinde gidip geldikçe, bedeni kımıldıyor ve yıldızların karanlığında dehlizini arıyor ve duvarlarını tuz buz edip, yakıp yıkıyor... Sen cennetinde uyu Sophie, ben senin iç çekişlerine çalışıyorum.
Bugün tanrının bağışlarında ne var Sophie, senin gözlerin zümrüt yeşili, kirpiklerin ela ve tümülüsündeki çayırlar mavidir. Göğsünün minik tepecikleri safran... Ve biliyor musun ki, hiç bir mutant, senin adını bilmiyor, hiç bir siborg senin gördüğünü görmüyor!.. Çünkü o deniz ülkesinde, yalnızca ikimiz yaşamış ve yalnızca ikimiz tek bir bedendik Sophie...
Sen düşlerin, yüksemlerin ve sanımların yeryüzündeki ceylanıydın...
...
Üzerinden bin yıllar geçti bu öykülerin... Odysseus bir adanın ormanına daldı ve bir zaman yargıcının ortağı, dev kikloplarla karşılaştı ve tüm zamanlarda tavşanlar, hep kırmızıydı orada, koruluğun suları yeşil taamındaydı. Göklerde kaknuslar dolaşıyor, apak kar kristalleri, kar bulutlarıyla dur duraksız yamaçlara yağıyordu. Varlıklar uçuşuyordu doğudan batıya, kuzeyden güneye...
Bakir Lilith'in otları, Penolepe'nin kıvır kıvır saçları gibiydi, içinde bıldırcınlar yuva yapmış ve oğlaklar geziniyordu, koyaktan koyağa, kovuktan kovuğa, oyuktan oyuğa, kuşlar uçuşuyor, ortalığa sümbül kokusu yayılıyor, su perileri korularda çığlıklar atarak, ılık güneşin çavlanlarında su dökünüyordu...
Bu gece, düşümde seni gördüm Sophie...
Yelkenlimin direği, senin azgın dalgalarında bir iniyor, bir çıkıyor, bir iniyor, bir çıkıyordu. O kadar uzun süre boğuştum ki dalgalarla, bir an öleceğimi sandım. An geldi, senin denizin birden duruldu, yelkenlinin direği indi, dalgalar delirmiş gibi, bir o yana, bir bu yana savruldu, sonra devinimsiz gök kubbe, sessizce tahtına kuruldu.
Tüm yeryüzü, ıssız, sakin bir İrem Bağı oldu.
Sen, göz alıcı, mücevher gibi kabarcıklar, bembeyaz köpükler arasında uyuyordun. Soluk alıp veriyordun ama ılık yelde, savrulmuş bir yaprak gibi titriyordun. Sanırım kendinden geçmiş, bir divaneye dönmüş, orgazm olmuştun.
Bugün seni Yakup gibi çağırmadım Sophie, düşlerin merdivenine tırmandım ve göklerin yurtluğunda, dört bir yana koşarak, yıldızlarda seni aradım.
Sophie, gün ışığı bedenimizi görmeye yarar, karanlığın ışıltısıysa ruhumuzu...
Şimdi ıslak dilim görkemli yarığını öpücüklere boğuyor ve İncil üstüne ant veririm ki bütün kuyuların günnük gibi kokuyor. Çıldırtıcı ve bir gün beni boğacak olan ve ölümümü bağışlayıp, sunacak olan sevdana meftunum ben Sophie... Geleceğimi görüyorum.
Sen her şeye kadirsin, sen tanrının elçisisin, elini uzat, gölgenle avunamam Sophie, hiç bir şeyin teselliye yetmiyor kara sevdamı...
Biliyorum sen, Zürih'inde hiç bir düşe kapılmadan gideceksin. gerçeklikler çok güçlüdür orada ve yağmurlar da alabildiğine dirimcil. Burada esrikliğin tadına varacak, dehlizlerin ruhunu görecek ve yüreğin kanayacak, sürgit, kanlı sargılarla uyuyacaksın.
Ve tanrının mihnetiyle doyuma varacaksın ve bir kar kelebeğinin düşlerinde olacaksın sürgit...
Geceler boyunca şiir okuyacaklar sana, musikiler duyacaksın, tanrının havarisi sen...
Altın anahtarımın şıkırtısı, Harun'un çalar saati, zamanın bağışı ve Taç'ın sayrılıklarına gönül indiren...
Ey kısır Meryem!..
***
MARGARET
'Małgorzata Majerczyk için...'
Sen benim düşlerimsin. Katowiçe kontesi. Zakopane'nin meleği. Mavi kanın prensesi!..
Ah, söylemeyi unuttum, bir ressam o. Tanrı sözü israf etmeyin diyor, bu tanrının kusuruysa, benimde heyecanımdır.
Margaret, güzeller güzeli, vicdanımın yüreği. Sen uzaklardasın, yaşam bu, her olasılığa hazır olmak aşkın öncül ilkesidir belki!.. Bilinmez, belki bir gün kavuşabiliriz, belki de denizler, dağlar yasımızı tutar. Ama aramızdaki titreşim diyor ki, onun varlığı yeter!..
Margaret, bir balerin inceliğindesin, ressamların en güzeli... Operaların, en tiz, en derin sesi. Biliyor musun, Tosca'yı izlerken uyumuştum ben, çocuk yaşta, arkalardan bir melek suflörlük yapıyordu, dedi ki, üzülme, alışırsın!...
Gecede öyle güzelsin ki, öyle seviyorum ki incileyin bedenini, bağdaşıksız belki ama, bir Siyu'nun ruhu var sende, kararlı, arzu dolu, bir öz güven sarmalıyla, umudun harmanlandığı bahçede, çiçeklerin arasında, kızıl bir zambaksın gerçekte.
Margaret, seni her düşlediğim de, uykularım kaçıyor.. Irmaklar gürültüyle akıyor, atlılar yıldızlara kıvılcımlar saçıyor, kuşlar ufukları aşıyor, pembe bulutlar göz yaşlarıyla üzerimize yağıyor ve sen gecede bana doğru koşuyor, kalbimi kucaklıyorsun.
Sanrılar, umutlarıma karışıyor ve senin belirsiz, gölgelerle dolu suretin içinden, Tanrı süzülerek çıkıyor ve gözlerim görmez olup, kulaklarım duymazken, son iç çekiş vadisine ulaşıyor ve alevlerin arasından, aşkın ve güzelliğin dünyasına ve yaratılmışların büyük hülyasına, İrem Bağı'na, dünya renklerinin özlemiyle buluştuğu, bir cennet çavlanına kavuşuyoruz.
Şimdi uyumaktasın ve bakışların, derin uykuların şarkısını söyler masallardır demiştim sana ve gülümsemiştin, bir gül bahçesinden havalanan kelebeğin neşesiyle...
Ama bu evrende, gerçekler mi düş, düşler mi gerçek, hiç bir zaman bilemeyeceğiz Margaret, ne geçmişte, ne de gelecekte...
Ah resimlerin, işte düşler gerçektir demiştim sana, evet düşler, tarzını değiştirme diye haykırıyorum, tuvallerdeki buğulu havaya, Heisenberg'in belirsizlik ülkesinde, onun can alıcı gölgesinde, özleyen dudaklarla, hümanik, nitelikli şeyler yapıyorsun ve yüreğinin çizgisini sürdürmelisin, henüz pek erken, bu yolu Araf'ın yolu saymalısın diyorum.
Güvençli ruhun, varlığını kanıtlasın ve bir gün varyantlara dalmalısın. Erken değişim kozmosda, ölü doğan kuş gibidir. Margaret, sen bakılışı güzel, bir yıldızın içindesin, dirimcil hücrelerin sevdasına, kızgın, körpe heyecanına yenilmemelisin.
Bu yıldızlar maratonu, kötücül olanla, parodiye kaçanların, düşlerinde uyuya kaldığı masallardır. Bilirsin...
Derler ki, Mozart biraz barok, bir tutam da rokokodur ama Beethoven dünyaya sağır, gotik bir cehennem ve tutkularıyla Venüs'den inen, alev dolu bir katedraldir. Sanat tutkunun yolculuğudur Margaret, bir başarı öyküsü değil.
Bir yazılımdır belki de şu dünyamız, belki de bir matriks, 'döl yatağı', önemi yok, varlık neyi amaçlıyorsa, dünya odur belki de, belki de biyolojik robotlardık biz ve nöbeti siborglara bırakıyoruz. Belki de onun için, hem yüzüyor ve hem ağlıyoruz.
Şimdi sen uyumaktasın Margaret, ama dünya belki de bir halloween provasıdır, belki İsa'ya ilk taşı atıyorlardır bir yerlerde, belki Habil'e karşı sürgit utkular kazanan Kabil, Taç'ını giyer giymez yeniliyordur da bilemeyiz. Adı sonsuz bir virüse!.. Oğlunu çarmıha geren babamız, belki düşünceler içindedir. Bilinmez, yaratılmışlar düşünce aşamasına, belki de bir türlü geçememiştir.
Margaret, arzunun karanlık nesnesi geceyi tetikliyor, ant verdiğim gibi ağzımdan nice sözler dökülüyor, senin -gül goncanı- öpücüklere boğuyorum ben. Bir idealin rüzgarında, uçuşan desenlerinle, İncil'imsi bir dünyan var, kusursuz bir mozaiksin sen, tanrının sevdalanacağı, bir ölümlünün kalbini çalacağı melekler gibisin. Yer insanlarına coşkular bağışlayan bir müsekkinsin. Sen büyüleyicisin Margaret....
Dramatik bir müzik ve depresif ruhumun koridorlarında göz yaşı döküyorum, yaşama ağlıyorum Margaret, ulaşıldıkça ulaşılmaz olan bir evrenin içindeyiz ne yazık ki diyorum...
Senin belirsizliğin içinde yüzen bir bulut gibiyim. Konuşmalarımız bir rüya benim için. Kendimi unutabilirim. Bilinir mi, bir düş ya da bir beklentinin tanrı katında yüzleşme anıdır belki de bu. Çok şeyler haykırabilirim ama bilinmeli ki bu dizginsiz bir tutku, tıpkı resim gibi, müzik gibi.
Margaret, aşkta bir sanattır belki...
Pygmalion'un öyküsü.benimki. Düşlerimde yarattığım, onun hayaletine aşık olduğum. Düşlerinin tapılacak kadınına aşkın ayetlerini fısıldayan adam, pejmürde, çaresiz ve kendi dünyasının Mecnun'udur o... Şaşkınlığıma şaşırmayınız. Evet sizi seviyorum ve biliyorum ki bu bir düş.
Horkheimer diyor ki, aşkın sözleri salt kitapları süslemek için vardır.
Margaret bir kerecik bu kuralı bozmayı denesene, ne olur, uyuyan güzeli öpüyorum ben ve sarılıyorum bedenine. Çünkü o bir insan ve narin bir ceylan ve belki de aşka aşık bir canan.
Margaret, sevinçler içindeyim ve bugün bana uyku yok.
Platon'un tanrıçasını seviyorum gerçekte, iyi geceler der sevenler birbirine, tan sökümünde, iyi geceler, ama gece bir türlü bitmez Margaret, lütfen uyu, ressamların en güzeli, kederli ruhumun iyilik meleği...
...
'Harika bir yeni arkadaş, küçük beden ve duygulu bir kalp. Zakopane' deki stüdyosunda günlük olarak 180 X180 cm ile uğraşır, bu kentte yaratılan büyük ressamların varisi ve şimdiki büyücülerin öncülerinden, izlediği yol kendi tarafından ve tam bir düşlemle seçilmiş, gece gündüz gözlemci, duygular bağışlayan ve zamanın yorumcusu. Mavi, sarı, kırmızı dünyası, her zaman siyaha egemen ve onun hülyalı tonlarıyla güzel. Acı, umutsuzluk, korku ve sevincin karnavalı, umutla ortaya çıkan. Duvarlarınızda ki yerini hazırlayın, Margaret'i dünyanıza çağırın, dünyalar buluşacak ve sizi mutlu edecektir. Çünkü içinde insanlık ve bitimsiz gerçeklik var. Margaret, dünyasıyla paha biçilmez bir mücevher...'
Pożegnanie Margaret, sabah oldu ne yazık ki...
Gün doğdu, yine geceyi yarılar, yine konuşuruz belki...
Gün ışığında bedenimizi görebiliriz, karanlığın ışıltısındaysa ruhumuzu!...
Hoşçakal...
***
NATASHA
Natasha, orada Korona karanlıklarında, gülümsüyordu. Çehresi Mona Lisa gibiydi. Yeryüzü kalabalıktı ve gürültülerle, çığlıklarla doluydu. Sanırım melekler ve tanrılar aralarında konuşuyorlar ve büyük bir kakofoni içindeydiler.
Birden, düşüncelerimizdir sevişen, organlarımız değil dedi, biteviye koşuşturan yer insanlarına bakarak, dünya Galile topazı olduğuna göre hep başladığı yere dönüyor bu primatlar dedi. Korkunç bir insanla karşılaştığımı düşünüyordum, Natasha yarı insan, yarı... Bilemiyorum ki, kinik biriydi belki de ama söyleyemem ki...
Ona aniden, senin vulvan tapınağım olsun Natasha dedim, bir demans içinde, sözlerine paralel bir şey söylediğimi sansın diye...
Buralarda yaşamak senin ruhunu ele geçirmiş. sen bir şeytansın, bilgisini saklayan bir minotaur, bir labirent ejderisin sen, konuşmasını öğrenmiş bir tüylü sansarsın. Başka biriyle konuştuğumu sandı, oysa ikimizden başka kimsecikler yoktu. Çevresine göz gezdirdi gene de...
Anatolia kültürü hiç bilinmiyor, Çinli masken bile bunu gizlemeye yetmiyor diye sürdürdüm.
Uzaktan, çölden doğru üç atlı sökün etti, biri kördü, biri inmeli gibiydi ama at üzerinde bir sfenks gibi duruyordu, biri de kadındı. Natasha... İkiz kardeşi gibi benziyordu ona çünkü. Kızıl güneşte seçilmiyorlar, bir yalım gibi dalgalanıyorlardı, çekinmedim konuşmayı sürdürdüm...
Natasha bu metin, proza metne benziyor, şiir yazacağını söylemiştin benim için dedi. İki büklüm kıvrıldım önünde, Medine dilencisi gibi, sırtımda yumruya benzer bir bohça varmış gibi eğilerek, sesime yeryüzünde olabilecek en acılı tonu verdim ve yeteneğim kısıtlı benim Natasha dedim,
Mona Lisa gülümsedi, korkma, tanrı affedici ve bağışlayandır.
İyi ama dedim Natasha'ya, sana aşığım. güz güneşinin hüznü gibi gözlerine ve kültürüne, sana sadığım Voltaire'in Zadig'indeki dünya canlısı gibi, ebedi dostumsun ve seni özlemeye zorunluyum. Aradığım sensin, ayrı dünyaların insanı olmak sorun değil, ama Nepal kabartmaları, İskender'den sonra vardı dersen şaşarım. Gerçekleri dile getirmek, tekeli olmayan tek şeydir dünyada... Natasha gene çevresini kolaçan etti. Bende gülümsedim biraz, da Vinci'nin kadim portrelerinden birine benzemek ister gibi...
Dalga mısın yoksa bir parçacık mısın sen, yalpalıyorsun sürekli, aşık birinden, ancak bir köle yaratabilir tanrı dedi, soprano sesiyle, bende yüz yılların genlerimde yer etmiş doğasından yararlanarak, tanrı hiç bir şey yaratamaz, ama seçenekler sunabilir, köle, bir öldürmen, deli ya da iyilik perisi gibi bir şey dedim ve ekledim, aşıklar genelde birer cani sayılırlar, ruhun soykırımcıları dedim. O kadar ürktü ki, bir müzik açarak dinlemeye başladı, artık onun için bu gezegende yoktum sanırım. Beni kocamış bir tilki sandı belki de!..
Üç atlı, iki bedevi gibi bu çölde ne arıyorsunuz siz dedi. Natasha müziğin sesini kısarak, at üstündeki öteki Natasha'ya, arkadaşım yıldızların en iyi buradan izlendiğini söylüyor, onu almaya geleceklermiş dediğine göre; hemen atıldım ve yalanına uymak zorunda olduğumu bilerek -çelişsek başımıza bela açabilirdik- evet, Süreyya kandilinden, bir dağ muzu satıcısı gelip beni alacak dedim. Natasha, evet Betelgeuse kolonisinde konsül olan Flavius'un yeğeniymiş aynı zamanda dedi. Kahkahamı tutamadım, siz çekinesiniz diye söylüyor, Betelgeuse triumvirlikti ama tarihe karışalı bin yıl oluyor, bir yalan esintisiyle karşı karşıyasınız dedim. Üç atlı aynı anda yatağanlarını savurdu ve bir ışık kaması başımızın üzerinden geçerek, uzaklaşıp gittiler. Oysa ben at üstündeki Natasha'nın, Natasha'mın içinde yitip gittiğini görmüştüm. O an parçalı gerçekliğin tutsaklığı bu olsa gerektir diye düşündüm...
Biliyor musun, platonik aşk karşılıksız söylenen bir sonedir Natasha dedim, düşlerini dağıtmak için safra atıyorsun ortaya değil mi dedi. Hayır ne ilgisi var, ben zaman tasarımcısı planlamacılardan hiç hoşlanmam, az önce ölebilirdik evet ama, ölülerin üzerinde yaşamıyor muyuz biz, korku sübjektiftir. Yaşam benim için vicdani bir şölen, bir şenlik, bir trajedi ya da komedyadır, kurbanda olabilirim, cellat da ama tanrı seçenekler sunan bir su satıcısıdır zaten dedim.
Tanrıyı aşağılayarak kendini aşağılamış oluyorsun ve bunu hep yineliyorsun dedi. Bir kez daha güldüm, tümüyle bir bilinç ürünü olan hiç bir söz, bir manipülasyon ya da kişisel bir özkıyım olamaz dedim. İntihar diyerek düzeltti. Geleneklere bağımlılık iyi bir şey evet dedim. Kleopatra'yla bir arada yaşıyormuş duygusu veriyor insana... Ay ben kendim Kleopatra'yım, öyle bir şeyin peşinde olacak kadar küçülecek değilim demez mi.. Sustum. İnsanların günümüzde, iniş-çıkış gösteren bir metropolis mutantı, et ve kemikten kurgulanmış organik pistonlar olduğunu ve Natasha'nın ordularına sataşmanın ne anlama geldiğini biliyordum. Natasha senin gibi her homohome -kafes besleğenleri- kendini Haricilerden sanarak konuşur durur diye sayıkladı, düşüncelerin artık okunduğunu unutmuştum.
Siz salt bir gövde değil, yaşamını yönlendirebilme yeteneği olan birisiniz diye yineledim. Sende tanrının düşsel gücü var, usun derinlere inebildiği gibi, ulu göklerde de yerini bulabiliyor, babamız gerçekte umarsız biri, ama bu kadar evladı olunca ipin ucunu kaçırdı, yavrularından birini çarmıha gerdi üstelik dedim... Kabil diye biri varmış, kardeşini, babasının yanına yollamış dedi. 'Famousman' dedim, babamızın görüşleri üzerinde binlerce değişik tez var, bu adam gerçekte usu bulanık biridir belki de dedim. Öyleyse demokrat adamdır diyerek, önünde parıldayan serap denizini karıştırdı eliyle... Sonsuz bir vahada yaşıyor olduğumuzu düşündüm.
Senin dedi, çatışkı dolu nitelemelerin var, neden Nazca Çizgileri'nden biri gelip konuşmuyor seninle, bir tilmizin bile yok diye konuyu değiştirdi. Ben gerçekte var mıyım diye, korkunç bir bakış fırlattım ona, şu hurmalar, yükselmekte olan sarı ay, dingin gök, suskun yıldızlar... Birden titrer gibi oldu, Kabil'in soyundan geldiğimi düşünmüştür belki de ve dedim ki ona, tanrıyı da şimdiye dek ne bilen, ne de gören var ve onu göreni, gören birini, gördüğünü de gören yok daha dedim ve son iç çekiş köyüne varır gibi bir hırıltıyla, ne yeryüzünde ne de Allahabat'da diye kestirip attım. Madras'ta diye düzeltti, parodilerle gerçekleri karıştırma dedi. Hiç alınmamıştı sanırım. Üzülme, demek ki sen öksüzün birisin. Sen diye üsteledim, başımı iki yana sallayarak, o zaman düşünür gibi yaptı ve biliyor musun ben hem öksüz, hem yetimim dedi. Bir damla gözyaşının, kumlarda cennet bağlarını yeşertebileceğini söyleyerek ufka baktım. Ağzında elmalar olan bir yılan kafilesi geçiyordu ardı sıra, Natasha, kaderimizin melodilerini dinlemek, göz yaşlarını davet ediyor sofraya, kapatalım bu konuyu en iyisi dedim.
...
Tan sökümü yaklaşıyor, gün ağarıyordu. Kendi ipini çeken aşığa ferman işlemez Natasha... Özlemim ne zaman bitecek sana, aramızdaki titreşimin saati ne zaman dolacak... Prinkipos'a gel, yalnızım ben, insan ya günaha girebilir ya da sevap işleyebilir. Günahlarımız için burada bir kilise var, sevaplarımız içinde dilek ağacı!.. Ben özerk bir bölgede yaşıyorum, bütün resuller kardeşim, beni öksüz bırakan babam da tanrım, Havva'da annem olur.
Adem'de ezel ve ebedden beri benim diye inledim...
Sen Mona Lisa gibisin, saçların Afrodit'i anımsatıyor, kızıl!.. Olgunluk çağındasın, sen gerçekte bir Meryem Ana'sın... Seni sevdiğin değil, sevenin mutlu edebilir Natasha... Gümrah bedenin için tapınağın kapısı açık diyor kara kahinler ve satir canavarları seni bekliyor. Şu an her şey kıpırtıyla kıvranıyor, bedenin kutsanma saatinde, okyanuslarda med-cezir hızlanıyor, gök taşları alev alıyor. Hepimiz kardeşiz ve hepimiz bir günahkarız!..
Çok ideal, modelist bir havan var, kusursuz bir Keşmir ipeği gibisin, bir tür Havva, herkesin aşık olacağı kadın, hepimizin ortak kaderi, sizi davet ederken, güzelliğiniz adına davet ettim, bir sanat aşığı, painter olduğunuza dikkat etmedim, güzellik insana moral veren bir müsekkindir, ey ırmak güzeli, tıpkı şimdi olduğu gibi, sizin konuşmanız büyüleyici, dramatik bir müzik ve depresif bir senfonidir...
***
Güzel bir diyalogdu Natasha, düşmüşlerin Anti Dühring'i gibi kalbim açılıyor sana, bir proza metin oluşturmak istiyordum seninle, benliğinden çalıp, ruhumda sakladığım ve adını sizin anımsadığınız, sizi seviyorum ve bu sözleri işittiğime göre; Natasha kanatları olan entelektüel bir melek, ama biliyor musun, evren bir kütüphanedir ve ölülerimizin her biri kitap. Yalınlıktan yanayım ve herkesin bir yeteneği, gelişmiş bir becerisi olabileceğine inanıyorum ama gariptir yazın dediğimiz şey, bence yaşamdan daha kaotiktir, yaşamın kendi içinde, fizyolojisi ya da mekanistiği içinde bir disiplini var ama literatürün sınırları uçsuz bucaksız, yazın gerçekte bir anomali ya da sonsuz bir ışık seli, yaşam avuçlarımızın içinde her şeye karşın, dediklerime çokça bel bağlamadan ama, belirsizlik evrenin ilk diskuru ve son düsturudur bana göre...
Literatüre göre, Madam Bovary'yi bir yaşam değil, ancak bir roman öldürebilirmiş Natasha, öylesine bir tanrı ki bu yazın denilen şey, her şeye yargı verebiliyor ama her bir mottosu da görünmezlikle geçip gidebiliyor. Kozmolojinin belirsizlik ilkesi, literatürde kendini gösteriyor..
Kadersi mutluluklar diliyorum sana, her şey görecelidir evet her şey, ama yaşamın bu denli zorlaması insanları ve suyu bu denli elemeye kalkışması tuhaf geliyor bana ve yaşamın salt bir izleyicisi ve zamanın ve mekanın Gaspar David'in tablolarında olduğu gibi yalnızca gözlemcisiyim. Bu benim gerilim içinde olmamı ve depresyonlarla barışık bir yaşam sürmemi engellemiyor. Dünyamız genelde sifonist ve bir şey üretmek istemiyor varlıklar, bağışlanan bir cennetten kovuldu onlar ve Lafargue'un tembellik hakkı naturalarında var, her şeye karşın bir tüketen olmayı yeğliyorlar ve hepimiz birbirimizle acımasız bir yarışım içindeyiz belki de, yeryüzü bir arena ve yaşamın kölesi olan, ölümcül gladyatörleriyiz biz. Tanrımız da Korona, gözle görülemeyen bir virüs, dilerse bizi yok edebilir, dilerse yaşatabilir. Bu da Janus'un bir yüzüdür. Şarkıları karanlıkta söyleriz ve bizler Polyanna'nın gönüllü müritleriyiz, bu bir oyundur belki ve maskelerimizin ardındaki gerçek yüzümüz inmeli ve Kırmızı Pazartesi'den geçecek olan gemiyi görmek için sahillere gelmeliyiz, belki de....
Gülümse şimdi, absürt şeyler söyleyeceğim, günahkar olmaktan korkuyorum çünkü, Eiffel kulesi bir elektrik direği değil mi, peki Paris, nasıl oluyor da romantizmin başkenti, burada bir paradoks var bence, elektrik hiçte iyi şeyler çağrıştırmıyor, evet modernizmin bir vazgeçilmezi, ama aynı anda, köhnemiş ve sürgit homofobi üreten çağımızın şeytani bir simgesi, gerçekte o bir imge ama; Rab olan gibi görünmüyor, elle tutulmuyorsa da, bir düşsellikle çarpıyor!..Elektrik kozmosun yaratıcısı bence ve babamız gibi çocuk İsa'yı çarmıha gerebilir de, bu yüzden Eiffel'de modern bir çarmıhın simgesidir bana göre...
İnsanlığa lütfedilmiş bir ahir zaman penisidir belki de gerçekte, bir alaysama ve aşağılamanın gizençli figürü... Biz hangi gerçekliği özümseyebiliyoruz ki, sen beni, kendi periferine göre tanımlıyor, nitelemede bulunuyorsun ama ben belki, sandığın ben değilim ki gerçekte, bir de her ikimizin dışında bir ben daha var ki, onu inan ki öngöremiyorum bile, o, gerçek ben mi, onuda bilemiyorum, üç ben vardır ortalıkta öyleyse, üçte sen, demek ki altı kişiyiz biz konuşurken, okumuştum bunu evvel emirde ve sana aktarmak istedim, ey ruhumda gonca gül anlamına gelen nedime...
Natasha konuşmayı unutmuş, uyukluyordu.
Tiradımı sürdürdüm, o hepimiz gibi, düşlerin gerçeklerden daha güzel olduğuna inanıyordu. Oysa düşler gerçeklerden el alır ve onu aşamazlar.
Paris, sömürgecilerin mabeti, Antuvanetin cansız kollarıyla yüzdüğü ırmak ve Claudel'in hapishanesi, bukalemun gözlü Sartre'ın kütüphanesi, Jean Valjean'ın kanalizasyon şebekesi ve yer altında gizlenmiş bir nükleer ambar!.. Dehşet dolu düşlerimizin metropolisi ve dünyada her şey için bir övgü ya da yergi masalı yazılabilir Natasha, belki de bu iyisidir!...
Herkes gibi İsa'da bizim atamızdı ve biz, iki kardeşiz gerçekte. Ama her birimiz diğerinin fantoması, her birimiz ejderhasıyız. Biz Yakup'un merdiveninde ki düşler bile değiliz henüz. Metazori bir doğrucu Davutluğa sürüklenmek istemiyorum, beynimde organik çip taşımıyorum, her şeyin iyi yanı da vardır, biliyorum.
Seni seviyorum Natasha, söylemek kuşku duymak demektir. Seninle, bir zeplinle aya gitmek isterdim, iki biyobot durgunluklar denizinde, oh, sonunda kurtulduk işte!..
Natasha, manitum, senin sevdiğin şiirle veda etmek isterim.
'Gideceğim, mutluluk için çarşıya gideceğim, Ve sonra süpermarkete, iyi şanslar için ... Ve bunun bir ürün olmadığı gerçeğine ne dersiniz ... Daha fazla sevgi isteyeceğim - değişim için ... Ve tart beni, lütfen, yüz gram, şu vicdanla kenarda, aşağıdaki rafta ... Süresi doldu? İyi tamam o zaman, Başka bir ahırdan alacağım ... Ama görüyorum ki: Benim için teklifte indirim var. Nezaket edelim, ne kadar yeter ... Kötü insanlardan zırh var mı? Üzgünüm, ne? Buna para harcamak üzücü mü? Yazık için bir çare var mı? Özlem iksiri, can sıkıntısı için şurup mu? Bana bu şansı tekrar sat ... Ve ayrılıktan güçlü bir tentür ... Benim için rahatlık bir ailedir - bir çanta, Prim, başka bir, ihtiyacım yok ... Ve oradaki güzellik, "ŞOK" olarak işaretlenmiş, Samimi olmayan bir görünümden haplar ...
Ve arkadaşlık parça parça veya ağırlıkça, Bugün nazikçe satıyor musunuz? Hayır, satın almayacağım, ama sadece - ilgi, Neden böyle yaşıyor ve hesaplamada mantıklı geliyor? Akrabalarım için daha fazla sağlık alacağım Ve onları doğum günleri için vereceğim ... Satışta - kıskançlık? Kıskançlığı sevmiyorum. Yarım kilo daha iyi sabırlı olun ... Güven gerekli değil ... Son kez Toplu olarak aldım, uzun bir süre için yeterli olacak ... Tüm gözyaşı stoklarını gözlerinden sat Kaderim size memnuniyetle ödeyecek ... Ne için? Ve böylece ruh ağlamaz Çok fazla ışığı olan insanlar ... Sonuçta, hayat o zaman nazik ve iyidir, Satışta hiç ağrınız olmadığında ... Hayır, mutluluk piyasadan satın alınamaz ... Ama paylaşmayı öğrenirsek Böylece mutluluk ve sevgi vermek, Kötü olan her şeyin buharlaştığı' (Irina Samarina.)
Bu şiir, çağımızın ve sosyal ağımızın aynası ve demans içinde olmasak bile insanın modern toplumdaki kaygılarını çok iyi yansıtıyor. Kendine inanırsa insan, zamanın yargıçlığında iyi bir şair olabilir. Çünkü dil altından kötümser ve kevgirsi şeylerde yazabilir insan.
Natasha, yazın benim için birbiriyle yan yana gelmeyen konular, sözcükler, şeyler ve düşüncelerin, dokumacı kuşu gibi birbirine bağlanması sanatıdır. Ay ve cehennem, çocuk ve Paraguay, ırmak ve nötron, Pan ve Medine gibi, düşünsel eylemlerin dolambaçlarında gezinmek. Moğol dolunayının altında, tan sökümünü bekliyor İskit kraliçesi demek. Ritmden yoksundur ama o cazdır, adı üstünde kakofoni, mutluluk verir bana... Sonuçta, bilinir ki, soyut olan somuttan daha sonsuzdur. Bu yüzden yazı, evrenden daha büyük ve daha bitimsiz bir şeydir!..
Natasha, sabah oldu.
Eskimolar, kar körlüğü ve uçsuz bucaksızlıktan o denli sıkılırmış ki, birbirlerine kızdıklarında, dilerim hiç ölmezsin dermiş!.. Borges bir öyküsünde soluğunu tutarak ölmeyi başaran bir adamdan söz eder. Bir çocuksa, büyüyünce ne olacaksın dendiğinde tavuk dermiş.
Ah, bu resimde, belirsizliğin hükmettiği, insansı varlığın yazgısında, kozmik sonsuzluğun ulaşılmazlığında, üzüm salkımları gibi, hiçlik damlaları gibi, görkünç biçimsellikte evreni süsleyen yaratılmışların trajedisini görüyorum.
Onlar bir buğday taneciği için kapışıyorlar, nükleer silahların gölgesinde, egemenliğin ve nihilizmin kucağında, kurbanlarını arıyor, uzayın sonsuzluğunda, umarsızca fetihlere girişerek, tanrıyı icat ediyor ve günahlarını şeytana havale ediyorlar.
İyiliğin havarisi kesilerek, kurbanlarını takdis ediyor ve beşiklerinde onların yavrularını vaftiz edip, bir ermiş, bir yalvaç kesilerek, arzunun karanlık nesnesinde, bir kışkırtıya kapılarak, sonunda, kendilerine yenilmeyi başarıyorlar ve son iç çekişin gölgesinde, sonsuzluğun yitimini ve ölümünü kabulleniyorlar.
Sonrasında, cennet ve cehennemlerini aramak bahtsızlığına düşüyor, ta ki tanrılarının işaret ettiği bir tabloda, salkımlar gibi sarkarak, çarmıha gerilmiş İsa'nın havarileri, yoldaşları gibi sıra sıra diziliyorlar ve evrenin uçsuz bucaksız boşlukları, uçurumlara yağan yağmurları arasında, sonsuz bir üzünç ve bir yinelemeden başka bir şey olmadıklarını anladıklarında...
O'nun işaretiyle yeniden başa dönüyor ve o yarı bildik yolları tırmanarak, yeni maceralarına girişiyor ve sonsuz bir tutsaklığa mahkum olmanın kahredici umarsızlığında ve minicik bir tabloda, işte böyle boynu bükük ve dinmeyen özlemleriyle baş başa, yalnızlığın ve elem veren okyanusların bitimsizliğinde, yitip gidiyorlar!..
Natasha, bu dünyada umut var, tüm görkemiyle yükseliyor güneş Ada'da, bir farkla, işte tüm yıldızlar yanıp sönüyor yukarıda!...
Elveda...
***
SİLVANA
O'nda aradığım, büyüleyici çekicilik, kışkırtan cinsellik ya da varlığının dayanılmaz hafifliği değil; bir insan yavrusu o; bir kuş gibi bakıyor dünyaya, gökyüzünden inmemekte ısrar eden, beyaz kanatlarıyla bulutlardan ayırt edilemeyen bir melekçik...
Kuş tüyünden daha hafif bakışları... İnsansı özlemin gizlenen utancıyla, bebek adımlarıyla,yeryüzünü adımlıyor ve saydam camdan bana bakıyor günlerdir. Sürgit aynı duruşun verdiği sonsuz bir melankolinin, herhangi bir cinsiyeti yokmuşçasına, dalgın, sessiz ve sözcüklerini unutmuş, harflerin gölgesinde yaşamayı çoktan unutmuş, bakir bir dünyanın çayırlarında, korularında dolaşmaya alışmış, töresini bilmiş bir ceylan gibi, verili dünyamızdan habersiz, bu konuda hiç bir şey düşünüp, anımsamayan ve her şeyden vazgeçmiş bir tülperi o...
Belki çavlanlarında yatıp kalkıyordur yeryüzünün. Bir ışık seli içinde akan suların, her gün saflıkla, masumiyetle dolu, günahlarından arınmış bir kul olmanın erinci ve bilinciyle, dünyayı dolaşmakta olan bir tinvarlık. Minicik bakışları, elleri, öylece durgun bir göl gibi yansıyan çehresi ve bakılışı güzel her şeyi, giysileri, gözleri ve narin bedeniyle...
İnsan sonsuza dek bir yenilginin kahramanı olabilir mi, hiç bir şey sonsuza dek süremez, sürmemeli... Yenilmişlerden bir ölü gibi bu cansız, solgun aşkımın, evrenin bir başka köşesinde el ele ve göz göze sevinç ve neşe içinde koşuşturan cennetsi bir karşılığı, pek çılgın bir yansıması kesinlikle vardır. Ruhum her görüşünde Silvana'yı, kalbimin o sonsuz kederlerle saklı kara cevahirine götürüyor ve onu ferahlatmak, ilahi yaşama sonsuzca bağlanmak istercesine öpücüklere boğuyor ve narin, kokularla kıpırdaşan sessiz gövdeciğine sarılarak elest alemlerinde kayboluyor.
Aşkı arayışım ve meleklerin insansı varlıklardan esirgeyip sakladığı, geçmiş çağlardan beri sözü edilen; O, meleklerin meleği işte budur belki de, Silvana... Ama kim bilir diyorum, aşkın güzelliği ve çekiciliğinden gerçekte kaçan odur belki de... O mu saklanıyordur, günahkarlıkla dolu Süt Yolu'nun kollarında, Andromeda'nın gizemli yollarında...
Sonsuzlukta, ışık yılları kadar bana uzaktan bakan ve ama hayır söyleyemem, alın yazım her şeyi biliyordur belki de ve kaderimin efendisi ve aşkımın gerçekliği solup gidiyor işte ve ruhumun gizemli bahçelerinde, olan biteni yalnızca o görüyordur ve yalnızca ben biliyorumdur... Düşlerimin ve kukuletalı keşişlerin korkunç yüzleriyle dolu çöllerimin ve gecelerimin labirentinde...
Tuhaf meleksi bir kuş gibi, hafif bir çekicilik içinde ekranın içinde beliriyor o her gün ve yavaşça uzaklaşarak sanal bir kozmolojinin içinde yitip gidiyor. Tanrım bana yardım et diye haykırıyorum düşlerimin derinliğinde... Onda aradığım ömrüme rağm olmuş bir yoksulluk ve yoksunluğun yanılsaması, aynalardaki aldatıcı görüntüsü değil, tanrısal bir çekicilikle sarılıp, sonsuza dek uyumak istediğim bir hayalin yansıması, salt bir kuş ötüşünün sesini duyacağımı sandığım, Nuh'un tahta gemisi gibi ya da büyülü bir siyah kuğunun gölde süzülüşü, adı Katyuşa olan bir sevginin sabah serinliğinde gerinişi ya da dudaklarından dökülen hafif bir çisentinin ele geçirilebilmesi uğruna tanrıya yalvarmak ve yalnızca dokunmak istiyorum ona, bir kerecik olsun dokunmak...
Tanrım bu Silvana değil mi, ah uçtu, renk renk tüyler havalandı bak, işte kelebek gibi süzülüyor da, Silvana, nerede tanrım, nereye gitti o, bir melek nereye gitmiş olabilir... İnsanlığın ona gereksinimi var tanrım, o bizim düşünmemize yol açan, erdemler aşılayan bir çift göz, el, ayak ve tüm yeryüzünü kaplayan pırıltısıyla altın bir kalptir. Ey yoksul çöllerin, feracesi taylasanlı Silvanası, İsfahanlı Yahudiler taylasanlı deccalin ardından gider, bense senin ardından koşuyorum. Ey masumiyet çağlarının Mona Lisa'sı...
(Mona Lisa manipülatif bir resimdir, da Vinci'nin çok daha güzel portreleri, kanvasları vardır, ama onlar bir marjinalitesi olan, tropikal öğelerle süslü resimlerdir, kucağında kakım tutan genç kız gibi, ama Mona Lisa hepimizin ortak değerlerinin ikonudur, göze batan hiç bir özelliği yoktur, hiç bir esim vermez yeryüzüne, olağaniteden başka, masum bir Meryem, Kabil'in değil Habil'in doğurgusu bir Havva Ana. Döneminde doğallığın ve bir hiçliğin gülümsediği, günahtan arınmış bir meleğin çehresi, kutupsuz bir dünyanın panoraması olduğu için, olağan kuşkunun gizemini barındırdığı için, Floransa kaldırımlarının değil, Paris'e yolculuğunun iznini koparmıştır, bu yüzdendir Uffizi değil Louvre'da sergilenmiştir o. Öyle ki Mona Lisa, bir rahibe olabilir, baş örtülü -alnında izleri var- bir hamile kadının masumiyetini canlandırabilir, doğulu bir Havva ya da Meryem'in de 'Ana'sı olabilir ve hatta modellik ya da fahişelik yapmak zorunda kalmış bir mahalle çaçası (çeneli, çaçaron, Çiçero'n), bir hanımda olabilir. O sanat dünyasının jokeridir, bir kafeyi de süsleyebilir, bir genelevi ve bir mason locasını da, bulunduğu kabın biçimini alır bir sıvı, koronalı bir dünyada, büyülü tıbbın her derde deva bir müsekkinidir o, ama gizli, öyle değerli tablolar vardır ki, onlar yalnızca bulunduğu kaba, kendi biçimlerini dayatan bir kara dul örümceği, bir kolsuz kahramandırlar, Roma'nın Mona Lisa'sı Sezar gibi, bütün kadınların kocası, bütün erkeklerin karısı olma özelliğini taşımazlar, bu yüzdendir ki Mona Lisa tüm günah ve sevaplarımızın terazisi tüm aşk ve nefretlerimizin poliçesi ve tüm bir dünyanın ortak değeri ve tüm insanlığın divasıdır. O hiç bir şeydir. Biz!..
Nasıl Einstein, yalnızca bayram günlerinde, takım elbise giyen, kravatlı bir fırıncı ya da bir manifaturacıya benziyorsa, eşinin buluşlarını çaldığı söyleniyorsa, eril otoriteizmin günah defterini tutabilecek -tuttu da, Hiroşima'nın feri faillerinden biri olmayı başardı da- Cebrail tıynetinde bir adamsa, işte Mona Lisa ve dünyamızda bir kategorinin esintisidir. Sen bir bilim insanısın, sen Al Capone'sun, sen korumasının öldüreceği Kennedy, sen Bizans'a son verecek bir dünyanın fatihi, sen Roma'nın Romülüs'ü, sen şantözlerden Mata Hari, sen Göbbels, sen de Hiroşima rönesansının Paul Tibbets'i ve sen Rodin'in lapeye gönderdiği Claudel, yeryüzünde ruhlar evinde yaşama rekoru hala kırılamayan bir Havva anasın, hepimizin atası. Bizler birer kahramanız, mucidiz, aşığız, celladız, fatihiz ve tanrımız da paylarımızı dağıtan büyük pederdir. Hepimizi öldürebilme brövesi elinde, sonsuz güç sahibi ve her şeye kadir bir sakallı ama; bir tek şeyi başaramıyor belki de. canının çektiği bir günahsıza, sonsuz bir yaşam bağışlayamıyor. Tam aksine onları alelacele öldürebiliyor ve her birini bir kıyamet nöbetçisi yapabiliyor, kılıfı kınına uyduruyor, öyle yaparsa adil olamıyor ve öldürürse hepimiz eşit olacağız belki, Marks'ın vicdanı, mikro bir tanrıcığın yarattığıdır belki de!.. Kabil'ede bağışladı o aynı pırıltıyı ve Müjde'yi de verdi oğlu uğruna, ama gerisini getiremedi ve bizler gibi kusurlu da!..)
Ey mahremim, ey çehresi rüyalara benzeyen solgun Madonna, ey ahiretlik melek, ey yeryüzü ceylanı. Güneşin yaraları vardır ama; tanrılarımızın aynası yoktur Silvana...
(Önlem ve denetleme bir kesinleme değildir elbette, peki yazgı bir kesinleme midir, düşünmeye yeltenelim, nasıl kesin diyebiliriz ki, kendimiz için bir kesinleme olmayan yersel denetim isteğinin, göksel denetimin, -yazgının- kendisi içinde bir kesinleme barındırması olası değildir, bir belirsizliğin karşıtı da belirsizdir. Çünkü bir taraf kesin olabilseydi, denetim düşüncesinden caymamız gerekirdi bir an için, teorem de ama... Çünkü denetim -önlem- içinde yaşıyoruz olabildiğince ve gerisini tanrıya bırakıyoruz, şu kesin ki, kesin olan hiç bir şey yoktur kozmolojide. değişkeler, dalgalar, titreşim ve salınım içinde parçacıklar vardır. Gerçekte yaşam bir avuç mutluluk, bir avuç kederdir belki de, hiçliğe varmamalıyız buradan, tanrı indinde tek bir kişiyiz biz, teorem de o bir kişi; hepimiz!..)
'Sıkıldım / Sıkılanların genel başkanıyım / Ben uzun bir monoloğum / Köpek gibi yaşıyorum / Sıkıldım / Geceleri uyumak için sıkıldım / Güpegündüz sıkıldım kendime / Çünkü sıkıldım / Yalnızca başka bir yapışkan sıkıcı / İyi satın alınan arkadaşlarımı sıkmakta özgürüm / Ve paramı sonuna kadar harca / Çünkü sıkıldım / Sıkıldım / Yönetim kurulu başkanıyım / Hastayım / Tüm tekmelerimden bıktım / Tüm sertliklerden bıktım / Tüm soslardan bıktım / Sıkıldım.'
Sessizlikte bir müzik sayılıyor, yazıda, demek kuşkuyla bakıyorsun yaşama!.. Pollock'da karmaşıktı ama resmine bir kaotizma agrandizörü biçildiğinde, kurtuldu. Uzaklıklar yakınlaştırıyor ve sonuçlar nedenlerden önce var oluyor artık dünyada, gene görüşeceğiz.aşkın poetikası, analitik geometri...
Güzel Silvana,..
***
KİBELE
Çağımızın modernitesi içinde, üzünç yayan, masum bir bakış, onun güzelliğini süsleyen yıldız bahçeleri gibi pırıltılar yayıyor. Dokunsan kırılacak. Onun gözlerinde neler var, Havva'nın düş kırıklığıyla cennetten kovuluşu ve bizleri doğuruşunun gizençli aurası, bir mamutun önünden, ilk insanın kaçışı, ormandaki yaprağın kımıldayışı, Etrüsk'ün dişi kurdunun Romülüs'ü emzirişi, Kleopatra'nın Tarsus plajlarına gelişi, Atina'da ilk şehir devletinin kuruluşu, bir fatihin İstanbul'u alışı, Taç Mahal'in altın pencerelerinin parıldayışı, Mari Antuvanet'in giyotin penceresinden bakışı ve Labrador'un sularında balıkların dağılışı...
Bir astronot aydan yalnızca Kibele'ye bakabilir. O gözler, bir alefti. Bir bakışta dünyanın döndüğü ve fanusu riyalde tüm olmuş, olmakta olan ve olacakların görüngüsü... Tanrının yeryüzünü yedi günde yaratışı, meleklerin günah defterini sırtlayışı, şeytanın Adem'i aldatarak, yaratılanın özgürlüğü tadışı ve ölümsüz Kibele'nin bir şişeye sığacak kadar küçülerek, sonsuzluğa akışı...
O cennetin zevk bahçelerinden süzülerek gelen bir cinnetti. Güzelliğin acıları ve kefaretiyle süslü bedeni, bir yalnızlık anıtıydı bu yüzden. Delphoili kahinler her anımsayışta onun bedenini kutsar, renkli balıklar yüzerek şafak söküntüsünden çıkar, okyanuslara doğru yelken açardı.
Gözleri dünyayı bir türlü anlayamamışlığın kederiyle yanardı, dudakları anlaşılmaz bir pişmanlığın izleriyle kıvrılır, açık ağzından, elmas gibi parıldayan dişleri arasından, savaşların, açlıkların, mülkiyetin kırbaç izleri ve otoritenin kanlı sunaklarından sızan ve tanrının dişleriyle öğüttüğü bir kaplanın hayaleti bakardı.
Kibele, dünyamızın bir panoraması, yazgılarımızın ortağı, mutluluk ve sevinçlerimizin, pişmanlıklarımızla, gurur ve kibrimizin bir yansımasıydı.
O hiç bir zaman hiç bir tenin değmediği dağ gölleri, gökyüzü çiçekleri, İsa'nın son bakışı, Meryem'in umarsız çığlıkları ve Himalayalar'da görülmeyen o biricik canlının, tasımladıklarıydı...
Tanrım, senin sonsuz vaatlerin ne işe yarar, meleklerin neden görünmez, şeytan neden sağ elindir, evren alabildiğine dönerken, dünya neden yer değiştirmez, neden bir yinelemenin tapınağında, aynı dualar, aynı dilekler ve aynı sızılar eşliğinde, yüzyılların içinde yitip gideriz, neden bir çığlığın yortusu, neden gözyaşının serenadı ve neden ateş tapınaklarının içinde, ölüp gidiyoruz biz.
Kibele alın yazımızın toplamıydı. Bakışlarında sonumuzu görüyor, dudak kıvrımlarında yazılmışları okuyor, gülümsemesinde umudun uçurumlarını ve ufukların yükseltisinde, bir gül bahçesinde dolaşan ceylanların şarkılarını dinliyordum.
İçin için ağlıyordum ben, sonsuza dek sürecek bir tutsaklığın çemberinden çıkmak isteyen Adem, babasız bir çocuğu çarmıhında yitiren Meryem ve tanrının kollarında bütün umutlarını, bütün yanılsamalarını, beklentilerini ve tüm yaşadıklarını, artık unutmuş olan bir gezegenin evladı gibi.
Kibele etkiliyordu beni, konuşmadan söyleyen, bakmadan gören, dokunmadan şifa veren bir melek gibiydi o, ruhumun dolambaçlarında ona sarılıyor, gecelerimde çığlıklar içinde uyanıyor ve Kibele diye uçsuz bucaksız karanlıklarda ve uçurumlara yağan yağmurlarda yitip giderek, son soluğum da, yalnızca mevsimleri değişen ve bir yineleme olan, ölümlü dünyamıza dönüyordum...
Salt acıların, kederlerin ve sonsuz çığlıkların dünyası değildi bu, bir körpenin beşiğinden bakışı, bir suyun kımıldayışı, bir çiçeğin taç yapraklarında kelebeğe sarılışı, etin kanla, ekmeğin şarapla kucaklaşmasıydı gördüğüm...
(Gerçekte benim için bir cehennem çiçeği miydi dünya, düşünmekle cezalandırılmış iki ayaklı müritler, her şeyin yanlışlanıp, doğrulanabileceği bütünlükçü var saymalar, yeryüzüne bir türlü alışamamışlığın melankolisiyle savrulan Kibeleler, hiç bir şey beklemeden sevecenliğe kollarını açmış, tüm kozmosu kucaklamaya kalkışan periler...
Şimdi Kibele kim bilir nerelerdedir diye sık sık sorardım kendime, biliyorum bir gün bu dünyadan göçüp gideceğim ve kalbimin içindeydi bir zamanlar o diyeceğim... Ama işte, artık ben yokum ve o sonsuz bir yalnızlıkta mı, yoksa ben mi uçsuz bucaksız bir uçurumda mıyım diye bakar dururdum karanlıkların içinden, bir umudun yelkeninde, uzakları gözetleyen bir forsa, dünya tutsağı olmuş bir kıtalar korsanı ve her şey ve hiç bir şeyin acılarında, son iç çekiş köyüne varmış bir günahkarın, umarsız kollarındayım sanırdım kendimi...
Neden umutsuzuz biz, neden hem yüzüyor ve hem ağlıyoruz ve neden hep aynı ütopyaların, hep aynı dünyaların özlemiyle, hep aynı sözcüğün, hep aynı yinelemenin eşiğinde, aynı rüzgarın sürüklenişinde solup gidiyoruz biz Kibele..
Her şey bir masal gibi, bir gün ona dedim ki, seni anlatacağım ama, o sen olmayacaksın, çünkü insan denen varlık ancak kendini anlatabilir, demek ki o, sen değilsin, ama gerçekte orada ki, bil ki bendeki sendir, öyle değil mi, gerçekte sensin o, ama o sende vücut bulmuş bir ben olacaktır yine de, demek ki sen değil o, ama yine de, bende kendini bulabilirsin, öyleyse evet, o sensin, ama gerçekte sen ve ben aynı kişiyiz, yeryüzünde ve tanrı indinde, öyleyse ben senim, sen de ben ve biz 'Hiç Kimse'yiz ne yazık ki Kibele, dedim...
Artık onun buhranlı güzelliği ve baş döndürücü etkisi anlağımda yitti, öznelliğini yitirdi, onun karşısında başımı öne eğiyorum, savaşı kazanmış ama ruhunu yitirmiş bir Achilleus gibi, söz kılıçtan daha büyüktür şimdi... Kibele beni ehlileştirdi.
Karşılıksız bir aşktır edebiyat demiştim ona, göklere yükselen ayetler yazmak, bilinmeyenin ve hep yinelenenin kollarında, umarsızca kilimler dokumak, Penelope gibi taliplilerin yüreğine bakarak, göz yaşı döküp durmak... Bilinmeyen bir yüz, görünmeyen bir dünya, sonsuz ve anlamsız bir yalnızlığa adanmış, bir körün şarkısı gibiydi edebiyat.
Düşünsel anlamda dünya, aşkın, ölümün, yaşamın ve zamanın tarihidir. Yaşam ve aşk gerçekte, yalnızca neşe verir, bir tutam kederli ot. Nedir ki, ölüm ve zaman ürkütücü ve sarsıcı bir düşün kozmik yansımasıdır, zaman sonsuzluğu içerir, ama parçaların bütünlediği kapısı yalnızca ölüme açılır, ölümde bir tür sonsuzluktur ve o da bir zamana açılır, bir dolayımın kollarında, işte her şey oracıkta tanrıyla bütünleşir ve tanrıyla vücut bulur. Aşk ve yaşam tanrının bir prelüdü, ölüm ve zaman da onun pişmanlığının ağıdıdır. Sonuçta varlık dediğimiz, tanrının bir parçası ve giderek tanrılaşan bir tözün yansımasıdır. Tüm gördüğümüz bir tanrının ve bir düşün adıdır, düşüncenin elem bahçelerinde gördüğümüz, Hieronymus'un resimleri, David Friedrich'in izlenimleri ve Karakalem'in büyüleyici gölgeleridir...
Yazacak hiç bir şey kalmadı artık diye düşünürüz zaman zaman... Düşlerinin ve yazının sınırlarına vardığını tasımlayan, gücünü yitiren ve bir bitkinlik içine sürüklenen senarist, baş parmağını kalemtıraşın içine sokuyor ve çeviriyor bir İtalyan filminde... Bizde yazacak konu kalmamış artık diyen yazarlar gördüm.. Sonraları bunun bir çözümü olabileceğine karar verdim ne yazık ki. Yazmak zamanla salt bir iç yolculuğa dönüşür ve sonsuzlaşır. Diyesim yazan kişi, örneğin bir tablo adına yazma sınırlarının sonuna ulaştığında veya bir yinelemeye dönüşeceği korkusuna kapıldığında, resimden çıkmalıdır artık. Nereye... Tablodan hareketle çocukluğuna, evrene, tanrıya veya zamana doğru yolculuğa çıkabilir, bu sütunlarda belki yapılamayabilir ama yazmanın da gerçekte her şey gibi sonsuz olduğunun anlaşılması gerekir, çözümsel, yararlı bir yaklaşımdır bu. Diyelim ki o resim bana, inanılır gibi değil ama, ölü bir köpeğin trajik sonunu anımsatıyor. İşte buradan ölüme geçebilirim artık, çocukluğumda bizi bırakıp giden köpeğimizi anımsayabilir, oradan tanrıya uğrayabilir ve Heraklit'in ırmağında, kısır ve kısıtlı düşüncelerimin son iç çekişine tanık olabilirim.
Panta rei...
Bir kesinleme olarak ileri sürülebilir ki, görüngüde sonsuza dek düşünceler üretebiliriz, bilinir ki, Mona Lisa için yazılanlar Mona Lisa'nın sosyal varlığını çoktan aştı ve artık o başkalaştı belki de, bir şey üretemez hale geldiğimizde, böyle bir tür yazının ortaya çıkma olasılığı gibi, bilmeliyiz ki edebiyatta sonsuzdur, zaman sonsuzdur, ölüm bir sonsuzluk biçimidir ve her şey bir sonsuzluğun parçacıklarını barındırır içinde. Sürgit Hades'in sisleri arasında dolanan hayaletleriz biz, ne ölüyüz, ne de diriyiz.
Gerçekte, yaşam, bir gülümseme, acılarımız, bulut, çiçek, tanrılarımız ve her şey bir sonsuzluk kategorisi içinde, düşünsel evrenimizde gezinir dururlar. Düşlerimiz bitimsiz olabiliyorsa ki öyledir, her şeyde, somut ve soyut olanda, bir sonsuzluğa açılan düşsel kapılarımızdır. Borges bu konuda o kadar ileri gidiyor ki, Don Kişot, harfi harfine, tıpatıp yeniden yayınlansaydı, dünyamız için, o bir önceki, yarı bildik Don Kişot olamazdı. Çünkü algı sınırlarımızın değişeceği, biçimlerimizin yenileneceği ve düşünsel ufkumuz, periferimizin, o dönemin düşünsel yapısıyla hiç bir bağı kalmayacağı için, bütün bütüne kavrayışımız değişecek ve Don Kişot, bildiğimiz algı kapılarından uzak, bambaşka bir kitap olacaktı der. İlginç bir açın. Biz, bir dostumuza iki kere nasılsınız dediğimizde, ikisi de ayrık anlamlar içerecektir, dünya bir an bile aynı dünya değildir, yazma sıkıntısı düşünsel bir anomali olamaz, bedeni bir gerçekliktir o ve ruhumuz yazmak ve yazmamak konusunda seçilmiş bir saplantının tutsağı olabilir ve belirsizlik ilkesi, dünyamıza egemen olan bir cennet kuşu olarak, üzerimizde uçar durur ve hiç bir şey bu anlamda gerçek ya da bir gerçeğin uzantısı değildir.
Dünya bir jimnastik salonudur, mujiklerin ispinozu ağlayarak uçar, pars ötüşlü bir kedi, Dante ağacının yaşlı tüyleridir ve şu nükleid yaratık Mars'ın arslanıdır. O, II. Savaşta Nazilerin konserve yaptığı canlıları, komşularına sattığını söylüyor, tanrı gülüyor, şeytan köpürüyor, Kibele'miz ağlıyor. Hibrit bir dünya bu, serotonin ve endorfin mutluluğu kovalama formülü ve mutluluk yoklukta ki Tuba ağacı!..
Kristal bir vazo gibi sözcüklerin, düşerse kırılır diye korkuyorum, seni öpmek kuş tüyüne yüz sürmekle eşdeğer olmalı, datalardan bileşik bir canlının düşleriyiz ha!.. Birilerinin diktiği Stonehenge kayaları, Vendome sütunları gibiyizdir belki de....
Sessizlikte bir müzik türüdür Kibele... Pollock'ta kaotikti ve tıpkı başkaları gibi bir açınlama üretildi resimlerine ve aramıza katıldı, sonuçlar nedenlerden önce geliyor artık, her şey bir yineleme...
***
(Ey sen zalimsin dediğim, yılan derisi giysilerinle dolaşmak, iç dünyanızın barbar düşlerle dolu olduğunun kanıtıdır. Korkuyorum, bir güzellik zırhıyla, bir kurban arıyorsan o ben olabilirim, bloody mary içebiliriz karanlık odamızda, derin gözlerin cehennem meleğiyle sevişmek için oldukça güzel, kalp kalpten sonra, beni yemeyeceğine söz ver, palyaçolar kanibalisttir ve yaşamdan tiksinti duyarlarmış, anlıyorum ben, sağaltımın başlaması için Konstantinapolis'e gel, sunağımda gırtlağının tadına bakacağım, seni ehil bir kısrak yapacağım, kanın çok tatlı senin, dilimi yakıyor. ama gözlerindeki duygular nasılda kışkırtıcı, ikimizden biri örümceği yiyecek, çünkü başım dönüyor, kanım akıyor ve gözlerin, kılıç suyunun içinde geziniyor, dünyamız Monet'nin Mosnier Sokağı'nı özlüyor.
Yapıtlara bakıyorum üzülüyorum. Çünkü Hint sanatının gücü dünyamızda tanınmıyor, sanata batı skalası egemen. Hindistan'da, tanrı yeryüzüne inse, yaprak kımıldamıyor, daha adil bir dünyanın gerçekleşmesi gerek, sanat bunun için var ama görüyorsunuz, o gerçeklere boyun eğebiliyor. Bir paradoks. Birbirimizi tanımak için denetim noktalarından, sınır kapılarından geçmek acıdır sanıyorum, Pinky'le telepati arkadaşıyız. Bir virüse boyun eğiyor insanlık ve iki kişi hala buluşmak adına, sanalite tanrısının lütfuna dua ediyor. İnsanlık Kabil'den beri nicelik ve kategorik biçimde savruluyor, Uygarlık biçimimiz değişmedikçe sanat bir kategori. Hindistan, dünyanın kendisinden büyüktür diye bir söz var. Ama insanlık bir bebeğin adımlarıyla ilerliyor ve ne yazık ki bizleri kaotik bir gelecek bekliyor...
Ah bu manzarada, belirsizliğin hükmettiği, insansı varlığın yazgısında, kozmik sonsuzluğun ulaşılmazlığında, üzüm salkımları gibi, hiçlik damlaları gibi, görkünç biçimsellikte evreni süsleyen yaratılmışların trajedisini görüyorum.
Onlar bir buğday taneciği için kapışıyorlar, nükleer silahların gölgesinde, egemenliğin ve nihilizmin kucağında, kurbanlarını arıyor, uzayın sonsuzluğunda, umarsızca fetihlere girişerek, tanrıyı icat ediyor ve günahlarını şeytana gönderiyorlar.
İyiliğin havarisi kesilerek, kurbanlarını takdis ediyor ve beşiklerinde onların yavrularını vaftiz edip, bir ermiş, bir yalvaç kesilerek, arzunun karanlık nesnesinde, bir kışkırtıya kapılarak, sonunda, kendilerine yenilmeyi başarıyorlar ve son iç çekişin gölgesinde, sonsuzluğun yitimini ve ölümünü kabulleniyorlar.
Sonrasında, cennet ve cehennemlerini aramak bahtsızlığına düşüyor, ta ki tanrılarının işaret ettiği bir panoramadan, salkımlar gibi sarkarak, çarmıha gerilmiş İsa'nın havarileri, yoldaşları gibi sıra sıra diziliyorlar ve evrenin uçsuz bucaksız boşlukları, uçurumlara yağan yağmurları arasında, sonsuz bir üzünç ve bir yinelemeden başka bir şey olmadıklarını anladıklarında...
O'nun işaretiyle yeniden başa dönüyor ve o yarı bildik yolları tırmanarak, yeni maceralarına girişiyor ve sonsuz bir tutsaklığa mahkum olmanın kahredici umarsızlığında ve minicik bir manzarada, işte böyle boynu bükük ve dinmeyen özlemleriyle baş başa, yalnızlığın ve elem veren okyanusların bitimsizliğinde, yitip gidiyorlar!..
Düşünen varlık imgesi kendimizce bir yakıştırma. Kuşkuluyum ben, düşüncenin tanımı, olan biten şeyler olmayabilir!.. Ateş belki donduruyordur bizi. Varna şarabı içtik ve dünya dönüyor dedik mi, karanlıkta gırtlağına sarılırcasına gülümsedi...
Vezüv bir mitoloji, Pompei çok uzak yanardağa, pirinç beyazı bacakların, ehramın yüzü gibi duruyor, kuş kadarcık göğüsleri süt dağıtıyor, ibrişim gibi parıldayan incecik dudakların, gökyüzüne bakıyor, denizlere özlem duyan bir yelkenli gibi büzülecek o ve gözlerinin beyazı bulutlar gibi uçuşuyor sanısı verecekler ama onlar kefene sarıldıklarında tüysüz, kabarık bir tepecik gibi duran uterusun, son iç çekişle bakacak dünyasına ve diyecekler ki, tapınak fahişesi tanrıça sözünü tutsaydı, başımıza bunlar gelmeyecekti ve kahkaha atıyor neşeyle badem ağaçları ve çiçeklerini de kokluyor olacaktık biz...
Ve Golgota kemiğiyle vuracaklar başına, mezarda pamuk kalçalı şimdi doydun mu sikkelere diyecekler. Asimov gezmek düşlerle olasıdır diyor, yüzlerce dil bilen kılavuz kuş dilini bilemiyorum dedi. Aşk umutsuzluğun sevgilisidir zaten. Soruların tek yanıtı, sorulardır bu dünyada, tanrı sana üflediğinde bana gelebilir misin, benim olabilir misin ha... Sen tanrıça...)
'İndik sonra Venüs'üne./ Mehtapla süslü ayin, yarılan sulara, şarap rengi okeanosa ve / Dilek çekip, süzüldük ışıklı yosmaya. / Yükleyip döl yatağına pruvada, gövdelerimizi de / Şişelere sığan Sbyl şimdi, yorgun düşmüş, dibe vereceğim alyansı,/ Çekip götürsün bizi dünya, gemi gıcırtısı kalçalarına / Mikail'in işi bu, trivesti, bornozu süslü / Tavustan tepeli, yele verdik burnunu işte ve çöktük sonra tanrıçaya / Yürüdük çayırı, gerip yelkeni, batana dek gün / Gömüldü bitkin uykusuna, kapaklandı bir gölge tunçtan göğsüne / Vardı sonsuzluk kapısına, çok derin vulvaların / Çağatay Han'ın ülkesine ve cinlerle dolu kentlerine / Bürülü ipekli, sarı güneşten, ölgün serabı,/ Işıltısı ile döl ırmaklarının / Çekmiş yıldızlarını ve tepegöz bakan / En karanlık gece kaplamış, adam otu ayları / Geriye bakıp durduk gene, Canopus, sonra ulaştı Hades'e / Sonsuz Küs Aias'ın gittiği yere / Patroklos ve Paris kucaklaştı bizle, / Ve çekip can çubuğunu ortasından / Çukuru doldurduk Herakles boyu / Ve sunduk hayasızca kin dolu geçmişi / Bal, balsam, şarapla karılmış tin tözü / Yakardık sonra, göçmüş kaltakların atları / Atlantis'in ütopyası, kurbanlık haspaların / Ve daha bir yığın şey yığdık, kurtulmalık olarak / Bir cadıda kendi başında kervanın ve kara. / Boşaldı kara kan çukura / Girdi yarığa dülger balığı. Ruh aradı Avernus'u ve / İçtik Erebos'ta, kokuşmuş ölüsünü körpe etlerin. / Gençliğimin ve dölden yoksun yaşlılığım / Gözyaşlarıyla ıslak, baygın kokulu kızlar / Bir sürü nisan, demir uçlarıyla örseli mızrakların / Yıldız artıklarıyla, düşmüş, işte kolları / Sardılar çevremi bağırıp çığlık çığlığa / Solmuş yüzüm, daha çok kurbanlık bağışladık tanrıya / Sürüler dolusu kesip öldürdüler, gemi dolusu tunç bıçaklarla / Güzel kokular dökünüp yakaladılar Diana'yı da / Güçlü Styks'la ve övülen Persephoneia'de, / Sıyırdı Kharon küreğin dipçiğini ve / Dedim o zaman uzak tutma, azılı kısır ölümü / Gelene dek Proksima, rıhtımdan, üç satir / Kharon geldi önce kürekçi ve İsa geçti oğluyla / Çarmıhta gibi serilip kaldılar, uykulu toprakta / Gövdesi bulundu ahırların orada, baba evinde./ Yıkanmamış, kefenlenmedi, bir yığın iş güç yüzünden / Acınası ruh. Bağırarak üç arşın, kurt deliğini aç dedim sonra / Sirius, ey üvey ana, sen nasıl geldin karanlıkta buraya / Yürüyerek uçup da, ta denizleri / Ve dedi, o ağırsak bedeniyle / Kötü kader ve bol şarap. Uyudum Bellatriks'in kovuğunda /İnerken korkuluksuz uzun merdivenleri / Düştüm cehennemin yaşlı otlaklarına / Uzvu parçaladım, Kerberos kemirsin döş yerlerimi / Ama sen ey kral unutma, gömülmemiş, ardından ağlanmamış beni / Yığ pusatlarımı, kaya kovuğundan bir lahit, adım yazılsın üstüne / Kara sarıklı bir adamla, koyup, sürüp gidecek adı / Ve sapla dostlarla birlikte, çektiğim küreği düşlerime / Antigone gelsin sonra, çok çektirdiğim ve sonra Tebaili krallar / Taşıyarak altın asasını ve hesap bilen Lidya sikkelerini / Gene mi, ikinci kez, bir kucak, yaldızı kötü prens. / Geliyor yüz yüze, güneşsiz ölüm, bu mutsuz yere / Çekilin çukurun başından, içsin kızıl iksiri / Anlatırım sana geleceğini. Ve baldızımla geri çekil. / Ve güç aldı karnından dedi ki, Vilusa / Dönecek kin ve kanlı Jüpiter'de, aşarak karanlık suları / Yitirecek arkadaşlarını ölüm. Sonra canavarları tuttu ha / Yat huzur içinde, İyonyalı tecimen, sözünü ettiğim / Venedik'te ofiste, geçmez İliad'da, 2020 de, 2 Haziran / Ve yelken açtı sirenler, sığır çalıp uzaklaştılar / Sürülerle, sayılmasız nice adam, Kirke'de / Girit'e kaçan, altın taçlı Pindaros'un / En korktuğu, bronzdan kuşağı işte / Ve göğüs başı, sen ey mermerlerde göz açan / Argonotların altın postuyla, bir amazon. Koreli.'
Bu yazı senin sözlerinle yaptığımız bir sosyal sözleşme Kibele, eğer uyuşmazlıkla bulamadıysan kendini sayfalarda, üzülme, ben sen olmalıyım kesinlikle. Görüşmek üzere. Kalple!..
Bu yazı senin sözlerinle yaptığımız bir sosyal sözleşme Kibele, eğer uyuşmazlıkla bulamadıysan kendini sayfalarda, üzülme, ben sen olmalıyım kesinlikle. Görüşmek üzere. Kalple!..
MONA LİSA'NIN GÜLÜŞÜ NİÇİN BU KADAR ÖZEL
Mona Lisa basit bir tablo, tek özelliği herkesin ortak beğenisine karşılık verebilmesi, onun için sıradan bile diyebiliriz. Hristiyanlar için bir Meryem Ana havasında o, Müslümanlar için alnına hafifçe türban izi iliştirilmiş, hamile görünümü veren, doğasından edepli, sevecen ve evimizin Havvası, canını siper edebilen bir melekçik!..
Gelelim ateistlere, bu özellik ve belirtkelerin hiç biri açıkça sırıtmıyorsa eğer ki öyle, ateist de bir insan sonuçta, genlerinde annelik duygusuyla yoğrulmuş ya da tanışmış ve erdemli olmanın iç güdüsü ruhuna sinmiş bir yaratılmış o!.. Yadsımanın bir kategori olduğunu sezebilen bir kurban sonuçta... AsiisA neyse o da o!..
Üstelik anaerkil çağların koruyucu içgüdüsü ve hiç bir özelliği öne çıkmayan, hepimizin törpülenmiş ve ılımlı dünyalarına karşılık gelen, ve bebeksi gülümsemesiyle bir tılsıma soyunmuş, bir hanımefendi varsa karşımızda, onun için niçin canını vermesin bir ateist, neden gizemli dünyasında sarılıp düşlere dalıp gitmesin onunla, içtiği süt, sevecen kolları ve acımasız dünyanın ana yuvağına dönüş özleminden başka bir şey olmayan bir çığlık, gözyaşı, et ve kanın görkemleriyle süslü bir mezbaha, adil olmaktan uzak ve vahşetle süslenmiş bir cangıl olduğunu anladıktan sonra!.. İronik gülümsemenin ve duvarlarda çınlayan kahkahaların, gerçekleriyle yüzleşince, karşı be karşı olduğunda hele...
Öyleyse geriye ne kalıyor, ortak beğenilerimizin Kabe'sine şükretmek, eski zamanların bir tapınak fahişesi olsa bile, bu dişil ve anacıl ruhlu tanrıçaya saygılar sunmak ve belki de tapınmak... Ama bakın bu; şu bildik Natzi'nin annesiydi diye bir ibare düşülebilseydi tablomuza, algılarımız anında değişir, tümüyle parçalanarak, ne kadar masum ve içten pazarlıklı bir hilekârmış bu yosma diyerek, Mona Lisa'ya lanetler yağdırır, hatta bu resme bakamıyorum diye sübjektif ve yararsız afra tafralarla, karşı koymanın tatlı işbirliğini tadar ve karşı kampın öbür ruhları olmaklığın tadını çıkaran kardeşlerimizle haşır neşir olur, tiksinçliğin ikiz görsellerini üstlenerek, şen söyleşiler içinde kadeh kaldırabilirdik artık. Unutmayın bu madalyonun, yazısı da turası da birdir!.. Uygarlığımız, sürekli el değiştiren, iyilik ve kötülüğün, günah ve sevabın nöbetçi şairidir!..
Dünyamız bir algı ve illüzyonlar dünyası olmakla, insan yapısıdır. Şöyle ki, -kızmayın, küsmeyin, kamplara ayrılmayın, anlamaya çabalayalım!- azılı derecede geri kalmış bu topraklar, en ufak biçimde bir direnişe geçse sofraya ne getiriliyor biliyor musunuz?.. Kuzeydoğu cinaisi, kıta sahanlığı, Akdenizel sorunlar, Güneydoğu polemikleri ve ezilmişliğin, sömürülmüşlüğün paralel dünyalarında, örtünün altından bir bir ortaya sürülebilen envai çeşit pusatlar, bitmez tükenmez ürkütücü parodiler...Varlığı sorunsala dönüştürülmüş bir varlığın, yokluk varlık ikileminin uçurumlarında bir türlü bitmeyen cehennemi serenadı, yaşam forsalığına mahkum olmuş bir kitlenin sırat köprüsü soruşturmalarıyla bir türlü bitmeyen trajedisi. Adem ve Havva eşitsizliği değil bu galaktik kavmin sorunları, Adem ve Havva kamplarının ayrıcalığında sürüp giden kabile savaşları temel sorun!.. İlkinin çözümlenmesi bir illüzyon, temel sorunu gizlemenin bir varyasyonu, dar açısı yalnızca !..
Başını kaldırmaya gör ey Demokles, tanrının kılıcı inmek üzere!..
Peki bu yığınlar, bir ölü cinayet, bin ölü istatistik kuralı uyarınca, hiç Hiroşima ve Nagazaki cinneti, onu da geçin yaratılmışlığımızın ilk 'Kıyamet Provası'yla ilgili bir düzenlemeye gönül koyabilir mi, geçip giden, ahir ömründe!..
Hayır, canından olur, külliyen yok olma tehlikesi geçirir ve 'Yıkıntılar Arasında İlahi' dinlemeye başlar, gezi türü olaylar, yapay kalkışmalar patlar, kraliçemiz -belki de şu, Mona Lisa'mız o bizim, bilemiyoruz ki!- bir kaç kruvazörüyle sahillerinizde boy gösterir, Saksonya'nın adacığından Malvinas'a, penguenler habitatına gelmeye nasıl baş koyabildiyse... Ötekilerde tabut ve mabut arasında sürüp giden vodvile hazırlanırlar iştahla tabi, resmi geçitler, madalyonlar ve halk avcılarını alkışlayan halk/ın/ların arasında!..
Mona Lisa'nız budur sizin, her şey düzgün doğrusal gittiği sürece, yani sürüler boyunduruğun yönlendirdiği, lineer hedeflerden şaşmadığı sürece, kuantum mekaniği yerini, yeni sanrılara bırakmadığı sürece!..Bilim, tanrıyı yadsımaya yaradığı kadar tanımaya da yarıyordur ne de olsa!.. Bilim oportünizm değilde nedir!..
(Çünkü dünya iki tepe arasıydı, dağın ardına döndü, sonra deniz aşırı oldu, hala düzdü ve İsa'dan sonra, tanrı buyrukları gırla gittiği halde, güç bela yuvarlak olduğu inancına kavuşabildik biz, yeni tanrılarımız, arı gözüyle geoit bu ama siz bir neandertal mirasçısı olarak elbette yuvarlaktır dünyanız, 'Bon pour enfants' yavrularım diyene kadar...)
Mona Lisa'mız, tüm erkeklerimizin karısı, tüm kadınlarımızın kocasıdır artık!... Ta ki yeni bir algı volkanlarıyla ve çıldırtıcı illüzyonlarla anlağımızın baştan çıkarıcıları olmadığı ve beyinlerimiz yenilikçi bilgi dolum istasyonlarında paramparça olup, dağılmadığı sürece... Diyesim, yeni bir illüzyonla, düşlerimizin periferisi kökünden değişene kadar!..
Öyleyse Mona Lisa nedir?..
Ortak beğenilerimizin, akmaz, kokmaz, bulaşmaz bir uyuşturucusu, afyonkeş bir Madonna, bir tür sakinleştiricidir. Bu yüzden Mona Lisa 'insansı umarsızlığımızın' azılı bir düşmanı işlevini gören, bir nesneden, bir simgeden başka bir şey değildir. Ha SS işaretiyle bezeli gamalı haçlar, ha masum dünyalarımızın, tepkisiz ve bir müslimeye yakışır Mona Lisa'sı, yani La Jakont, yani Jakoben -tepelerden süzülen demir kanatlı melekler!- ne kadarda yakın birbirine!.. Gerekirse kederli dünyanıza iyilik ve barışı biz getirebiliriz kardeşlerim, unutmayın ve asla zahmet etmeyin; gözleri nedense açık ve üst üste yığılmış ölülerim!..
Mona Lisa bir hiçtir. Hiçliğin hiçliğidir.
O da değil, bir Truva Atı, amansız bir hile işlevi gören, kanatsız bir melektir. Çünkü aramızda dolaşmalıdır, bıkıp usanmaksızın. O algı dünyalarımızın, bulaşıcı bir virüsü, bir casus yazılımıdır. Verili uygarlığımızın gizemle süslü, hain ve gerçekte kindar bir fenomeni ve ortak beğenilerimizin, -Alçaklığın Evrensel Tarihi'ne- armağan edilmiş ve hiç bir zaman bir art niyetin tasımlanamayacağı bir yosması, anacıl ve sevecenlikle dolup taşmış dünyalarımızın, benliğimizin derinlerine kadar sinmiş, damarlarımıza dek sızmış, gerçeklikte barbar ve değiştiremediğimiz bir dünyanın dehşetengiz parolasıdır.
Mona Lisa, sonuçta bir ihanetin göz alıcı mührü ve damgalı bir Havvası olmakla yüz karasıdır. Annemsi bir ruh, bir objeyle, iç dünyalarımıza sirayet eden korkunç bir algı ve manipülasyonlar -cehennetine- buyurmaz mısınız!..
Şimdi sorabiliriz artık, Mona Lisa mı bir kurban, yoksa bizler mi...
Günah ve vahşetle süslenmiş bir dünyanın yas tutmayı içselleştirmiş annesi, bir sabır taşı, günahlarımızın kefaretini ödeyeceğimiz öbür dünyadan gülümseyerek el sallayan bir ikona, İsa'nın öz, ama diğerlerinin üvey de olsa yavrularını ayırt etmeyen, vulvası, sınırsız özverisi, özgürlük ve uygarlık safsatalarıyla katakomplara dönüşmüş, yeraltı mezarlığına ayrılmış bir kart'postal!..
Bundan büyük bir hilekarlık ve bundan büyük bir günahkarlık olabilir mi!..
Sonuçta, bir tür şeytansı melek, zalim bir tanrıça ya da barbar ve vahşi uygarlığımızın görünmeyen bir zırhı, çelikten bir suru, barikat işlevi gören bir tür ahlaksızlığın, masumiyetle süslenmiş bir Şarlo'tanlığıyla karşı karşıyayız artık.
Et ve kanla berkitilmiş, dizginsiz bir sömürüye dayalı uygarlığımızın, sonsuz bir uslam ve sınırsız bir düşlemle donatılmış iksiri, korkunç bir uyuşturucusudur Mona Lisa!..
Bir tür ideoloji ve bir tür Soytarizm!..
Görüldüğü yerde yok edilmesi gereken bir ikiyüzlülüğün, dörtnala giden maskeli süvarisi, nükleer silahların gölgesinde, kutupçul kışlarla tehdit edilen dünyamızın, maskeli balolar ve İsa'nın bile oyuncağa dönüştürüldüğü, et ve kanla beslenmiş, gülücükle donatılmış, melek yüzlü bir Frankenstein'ı...
Hayır, bir Frankşeytan!..
Çocuklarını yiyen bir Satürn, bir canavar ve zamanın sonsuzluğunda yok olmaya yazgılı bir Mona Lisa'dır dünyamız!..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder