TİNA
Her şey ve hiç bir şey. Tina, yaşamdan zevk almaya çalışan bir hedonist yalnızca. Bir parodi dünyamız için. O yeryüzünün tüm görüngülerinin bir parodisi. Tinagiller, örneğin sürgit aşka aşıktırlar ve yalnızca tanrıyla sevişebilirler. Yaşamın içinde ama çok üstünde bir varlık gibidirler, nedir ki melekte değildirler. Kaosun egemen olduğu kozmosumuzda yalnızca bir parodi. Her şey ve hiç bir şeyin parodisi. Zevkler ve arzular her şeydir onlar için, zaman ve ölümse, hiç bir şeydir, parodiden geriye kalan aynadaki tüm yansımalar ve bir hiçliktir yalnızca. Öteki yüz. Sanki Delphoideki tapınağın rahibesi, tanrının dilek kipi ve yeryüzünün esiresidir Tina...
Kadehler boşta olsa huşuyla kalkabilir, alkışlar boşluğu çınlatabilir, öpüşler silikon takviyeli olsa da koku yayabilir, teşekkür ve tebrikler gırla gidebilir, okyanusların rengi değişebilir, ağaçlar kuruyabilir, aşk artık burada oturmayabilir ama parodiler ve yaşam tüm hızıyla sürebilir Tina'nın dünyasında... Hiç bir şey kusurlu değildir, hiç bir şey keder vermiyordur, hiç bir şey göz ardı edilesi değildir, her şey ve hiç bir şeydir dünya, çıldırtabilir, kahkahalar sürebilir, yataklar kırmızı, gözler pırıltılı, ruhlar aç, yaşam kutsal bir tapınmanın seremonisi olabilir sürgit... Hiç bir şey değişebilir, her şey değişmeyebilir, destek ve kardeşlik, bağış ve öpücükler, sevgi ve nefret, kapalı kapılar ardında kıyım ve vahşet tüm olağanlığıyla sürebilir. Tina değil dünya bir parodidir!..
Tina resim yapıyor, amaçsızca, çılgınca pozlar veriyor, dudakları cehennem ateşiyle kavrulmuşçasına, ölümle alay ediyor, kafatasından şarap içiyor ve Duchamp'ın pisuvarına yağmur yağarcasına işiyor!..
Ah, dünyaya karşı ön yargılı olmaktansa, kahkahalarla çözümler yaratmak daha iyidir. Düşünmek zaman kaybına dönüşmemelidir. El çabukluğu ve palyatifizm, tanrının bir hikmetidir. Düşüncelerimiz ne kadar engin olsa da eylemlerimizin bir sınırı olacaktır diye düşünmemeliyiz!.. Tina, tanrı benim diyor, tanrı benim, bu erotizmin tanrısı da olabilir, çözümlerin tanrısı da olası, neşe vermeye, sevinçler sunmaya vermeye geldik dünyaya, belki salt kahkahaların yankımasıdır dünya, bir parodidir her şey ve çalışabiliriz, çatışabiliriz, her şey olasıdır, her şey olağan akışındadır ve biz dünyaya kötülüklerle buluşmaya, varlıklarla sevişmeye gelmişizdir, kan akar, eşitsizlik eşitsizliktir, sevgi öğreticidir, her şey belki de bir parodidir. Salt kahkahalara boğulmalı ve şenliklerle, sevinçlerle, gülüşlerle ve saltıklıkla neşe yaymalıyızdır biz.
Çünkü bir parodiyiz biz. Çünkü biz tanrının bir kaprisiyiz. Yaşamaktan zevk almalı ve hedonist çığlıklarla gök kubbeyi delmeliyiz. Altın anahtarım gecenin yarısında, kilidinde şıkırdıyor Tina, biz tanrının elçisiyiz!..
Bilinir ki bedenler değil ruhlar sevişir, yeryüzünde tüm ruhlar birbirini özlemektedir ve Alicia'nın ağacının yaprakları, rüzgarda delicesine titreşerek, bir kuytu aramakta, ılık ruhun çığlıklarla meleklerin koruluğuna koşmaktadır...
Dil diye bir problem yoktur dünyada, kalplerimiz konuşuyordur. Tina bütün heyecanımı yitirdim bil ki şu dünyada, neden bilmem, şimdi kör, sağır ve dilsizim, düşlerimi yitirdim, şeytanımı uçuruma doğru süreceğim, yılan derisi giysilerim, ruhumuz ve genlerimizin barbarlık izleriyle dolu ve ilahi bedenim, kahırlı bünyem, recm ederek seni yok etmek istiyor, Nagazaki ve bir çift kedi, yan yana, bir tabakta şimdi yemek yiyor. İki kedi, Alicia iyi misin sen, pardon Tina, ağzın kulaklarımda, ruj boyası dudaklarında!..
Ben Yakup, hayır kedi, ah iyi misin sen Alicie, ah Tina diyecektim şimdi, kurbağaları kovalamaktan geliyorum, aşkı kovalamaktan geliyorum, ah işte bak, bir cennet yolu ama, uzun bir yol, yol gibiyim ben, bilmem, bilmem ki neden, pırıltılı gözlerden hiç, hiç bir şey anlamıyorum ben...
'Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım / ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım /
Biri olsun "Yakup!" diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım / sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi. / Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı, aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? / Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum. / Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü / Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü / Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu / Onlar işte hep boyuna koşuyordu / Birileri çıkıyordu ordan burdan / Hiç çıkmamak halinde ve ölgün / Birileri çıkıyordu / Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık / Bir pencerenin sokağa doğru içinde / Bu uyum korkunçtur Yakup! / Yakubun olması korkunçluğudur bu / Dünyanın insana doğru içinde /
Yakup, Yakup! / Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum / Lambayı söndürmesinler, geliyorum / Siz bütün lambaları yakın, evet / Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? / hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.'
Alicia, hayır Tina diyecektim, anlam size saçma gelebilir, anlam zorunlu mudur, anlam şu; bir genelleme olarak uygarlığımız, insanın düş gücü, söylenler ve dinsel figürlerle biçimleniyor, bilim veyahut sosyal yaşam bunun uzantısı, bilmek istiyorum ki, bütün yakınmalarımız, bize verili olan görsel yığın ve anlaksal imgelerden bileşiktir, eleştirirken kendimizi eleştiriyoruz biz, siz,onlar... Bu sonsuz bir anlamsızlığa sürüklemiyor bizi, ama uygarlığımız biçimsel anlamda, köklü biçimde değişmedikçe veya bu uygarlık biçimini terk etmedikçe, sorunlarımızdan kurtulamayız diye düşünüyorum ve bu dünya anlayışı ve mutluluk veren sefaletimiz sürüp gidecektir diye korkuyorum. Haç, Helios'un iki bacağı gibi, insanlığın umarsızca yürümesi, uzayda o yarı bildik yolları kat etmesi, ay, rabbani bir imge olarak düşünsel, düş evimizin öncesiz şiddet duygusunu -boynuzu simgeliyor burada-, ilahi Sion yıldızı da, üreme ve cinsel saldırganlığın primitif geçmişini imgeliyor. Bu imgeler skolastik amaçlı değil, başka bir görselle yer değiştirebilirler, budizm, taoizmde yer alabilir örneğin, başka bir simgede yer bulabilir, bir öznelliği yok. Sonuçta amaç, bizcileyin ama görselin sunumunu sunan sunucunun amacıyla, izleyeni izleyen izleyicinin, aynı yargıya demir atacağına hiç tanık değilim ki ben. Dolayısıyla bu bir görüştür ve görümlerimiz, göreceliliğin, göreceliliğidir!.. Bu bir dilem ya da kaygıyı imlemekte belki de, bir kesinlemeye dönüşmesi, eleştirmeye çabalayanın, eleştirinin öznesine dönüşmesi gibi bir çatışıma yol açar ki, bir açılımdır belki de bu, bir Acem birliği ve deneysel kanatları soyulan, -digital desen- ressam değil, sosyal ağ savurganıdır o. Aşkın umutla değil, umutsuzlukla bağı vardır öteden beri.
'Kuş uçuyordu ve denizden doğru, bir ölü yürüyerek geldi ve kemanımın üzerine tünedi. Birden sinir sistemim ayağa indi ve organlarım depreşti, Bitinya'daki kuyunun içinden dolunay yükseldi ve tahıllar gülümseyerek tanrıya şükretti. Kabil o yana baktı, bir Frankşeytan bu dedi ve odama girdi Alicia, hayır Tina, Rebeca kuş uçtu diye bağırdı, ağzımdan bir pangolin yükseldi ve kırmızı, ahşap kutunun içinden çıkardığı mandolini çaldı, sefil bir Madraslı bu dedi Alicia, hayır Tina, kuledeki nöbetçi Pars, ölünün altın dişlerini söktü ve aşağıya doğru hışımla işedi, bir kelebek titredi ve akraba akbaba dedi Mikail, ötekinin Sur'u öttü ve Meryem, Davut'u aradı ve İşbiliye'de ki at arabası durdu, içinden Tamarind ağacına tırmanan prenses çıktı. Neden eskisi gibi yazamıyorum dedi, mürekkep hokkasını ağzına dikerek. Neden yazamıyorum, işte bir şiir yazıyorum o zaman ve işte bir pulsar çıktı önüme, pullu zarf, robot ayla, mutant Jüpiter bağırdı. Kaç gigabayt bu tümce lepralılar diye hıçkırdı, boş zaman sektörünün hayasızları, işsizm kurbanları, şu robotlar yağ çıkarıyor, Mesih saçlarına sürüyor, 1927 Rus devrimi gelecek, hepinizi devirecek az sonra!..'
Sen benim olmalısın Alicia, ah Tina diyecektim, ben Yakup, hayır Yusuf mu, adını unuttun demek ki, unuttum dedi. Sen Alicia, pardon Tina, ruhuna girmek istediğim, kutsal yaratılmış, sen sanatçı değil, bir gerilim, bir paranoya, Freudyen bir serüven, biyosferik bir cehennemsin. Sen beni perişan edecek, değiştireceksin. Bunu Alicia bilemeyebilir, hayır Tina, ama ben biliyorum, ben Lucianalı Angelica!.. Bir meleğin pöstekisi, bir cehennemin külleri, bir cesedin buğusu, buhuru, tütsüsü ve...
İndik sonra gemiye!..
'Ilık yüzey sularında, gökadalarımız dolaşıyor Tina / Uydular hızla koşuyorlar ve lazer ölçerler Turing'in başında, / Bariz bir tablodur bu gördüğün Alicia / Virgo dedektörleri, kütle çekim dalgaları ve ağıtlar yaktığımız nötron yıldızları / Biyobozunurlardan mikro robot üretmekte olası / Uzayın salvoları, okyanus sıcaklıkları yükseliyor / Drawdown safsataları / Yapay yetinin neye karar vereceğini bilmeliyiz argümanları / Marburg virüsü Tina / Tatlı su denizaltıları ve minik planaryalar / Neoblast hücreler / Orman toprakları, soymuk boruları, su dalgaları / Öklidel platonik cisimler / Divina Proportione / İlahi oranlar ve organlarımız / Alicia, Dragon roketten ayrıldı / motorlar ateşlendi / paraşütler uçmakta / Dragon Atlantik'in kıyılarına indi ha! / Permafrostta donmuş morslar ha! / Taylor buzuluna hapsolmuş baloncuklar / Kırmızı gövdeli ağaç çekirgeleri / satranç için devriye gezen gravürler / Yıldız popülasyonları / Epsilon Lyrae / Turuncu renkli Gamma delphini / Av köpekleri ve bakılışı güzel tanrı kümeleri / Tina, hayır Alicia!...'
Ağaçların arasında yeşil yılanlar yüzüyor, Havva içlerinde gezinerek santur çalıyor. Uzakta, sarı uzayda, Habil ve Kabil buğday tarlalarının arasında sapları yığmışlar, yabalarla döverek başakları ayırıyor, kışı esinle geçirmenin yollarını arıyorlar. Rızıklarının peşinde sağa sola savruluyorlar. Yılanlardan biri yeşil başını havaya doğru kaldırdı. Havva'nın arkasında dikildi, Havva arkasına baktı ve titredi, tuz gibi aktı gövdesi ve yılana elmayı uzattı, havaya bir hoşnutluk yayılsın diyedir, yılan oralı olmaz ve bedeniyle meyveyi Havva'nın önüne itekledi. Havva bir armağan verildiği sanısıyla eline aldı onu ve ağzına götürüp ısırınca şimşek patladı ve birden gökten yağmur boşanmaya başladı. Adem ve bir çift oğul, kır kulübesine sığındılar: Yarıklara yıldırımlar yağıyordu. Havva hamileymişçesine karnını okşuyor, Adem gülümsüyor, Habil ve Kabil çığlıklarla yağmura dualar bağışlıyordu. Sabah olunca bir adam uyandı ve gördüğü düşü yorumlaması için Delphoi tapınağının rahibine koştu. Ve işte yarın, tanrı eğilerek dedi...
Sen bilgi ağacından elmayı koparan Havva'nın dünyaya sürgün edildiğini bilmiyor musun, Adem'de arkasından gitti ve harmanları paylaşamayan Kabil Habil'i öldürdü ve dünya böylece kendini doğurdu diye haykırdı. Uçsuz bucaksız cennet ayakları altında uzanıyordu. Arada bir boşluk vardı ve oradan geçen bir çavlanı bir türlü aşamıyorlardı. Bir türlü cennete kavuşamıyorlardı. Tanrı yürüyerek göklerdeki yurtluğuna doğru uzaklaşınca Alicia uyandı, hayır Tina, belki de Yakup, Yusuf mu dedim!..
Her şey ve hiç bir şey. Tina, yaşamdan zevk almaya çalışan bir hedonist yalnızca. Bir parodi dün...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder