'Natasha Saklakova için...'
Natasha, orada Korona karanlıklarında, gülümsüyordu. Çehresi Mona Lisa gibiydi. Yeryüzü kalabalıktı ve gürültülerle, çığlıklarla doluydu. Sanırım melekler ve tanrılar aralarında konuşuyorlar ve büyük bir kakofoni içindeydiler.
Ve birden, düşüncelerimizdir sevişen, organlarımız değil dedi, biteviye koşuşturan yer insanlarına bakarak, dünya Galile topazı olduğuna göre hep başladığı yere dönüyor bu primatlar dedi. Korkunç bir insanla karşılaştığımı düşünüyordum, Natasha yarı insan, yarı... Bilemiyorum ki, kinik biriydi belki de ama söyleyemem ki...
Ona aniden, senin vulvan tapınağım olsun Natasha dedim, bir demans içinde, sözlerine paralel bir şey söylediğimi sansın diye...
Buralarda yaşamak senin ruhunu ele geçirmiş. sen bir şeytansın, bilgisini saklayan bir minotaur, bir labirent ejderisin sen, konuşmasını öğrenmiş bir tüylü sansarsın. Başka biriyle konuştuğumu sandı, oysa ikimizden başka kimsecikler yoktu. Çevresine göz gezdirdi gene de...
Anatolia kültürü hiç bilinmiyor, Çinili masken bile bunu gizlemeye yetmiyor diye sürdürdüm.
Uzaktan çölden doğru üç atlı sökün etti, biri kördü, biri inmeli gibiydi ama at üzerinde bir sfenks gibi duruyordu, biri de kadındı. Natasha... İkiz kardeşi gibi benziyordu ona çünkü. Çöl güneşinde görünmüyor, bir yalım gibi dalgalanıyorlardı, çekinmedim konuşmayı sürdürdüm...
Natasha bu metin, proza metne benziyor, şiir yazacağını söylemiştin benim için dedi. İki büklüm kıvrıldım önünde, Medine dilencisi gibi, sırtımda yumruya benzer bohça varmış gibi eğrilerek, sesime yeryüzünde olabilecek en acılı tonu verdim ve yeteneğim kısıtlı benim Natasha dedim,
Mona Lisa gülümsedi, korkma, tanrı affedici ve bağışlayandır.
İyi ama dedim Natasha'ya, sana aşığım. güz güneşi gibi gözlerine ve kültürüne, sana sadığım Voltaire'in Zadig'indeki dünya canlısı gibi, ebedi dostumsun ve seni özlemeye zorunluyum. Aradığım sensin, ayrı dünyaların insanı olmak sorun değil, ama Nepal kabartmaları, İskender'den sonra vardı dersen şaşarım. Gerçekleri dile getirmek, tekeli olmayan tek şeydir dünyada... Natasha gene çevresini kolaçan etti. Bende gülümsedim biraz, da Vinci'nin kadim portrelerinden birine benzemek ister gibi...
Dalga mısın yoksa bir parçacık mısın sen, yalpalıyorsun sürekli, aşık birinden, ancak bir köle yaratabilir tanrı dedi, soprano sesiyle, bende yüz yılların genlerimde yer etmiş doğasından yararlanarak, tanrı hiç bir şey yaratamaz, ama seçenekler sunabilir, köle, bir öldürmen, deli ya da iyilik perisi gibi bir şey dedim ve ekledim, aşıklar genelde birer cani sayılırlar, ruhun soykırımcıları dedim. O kadar ürktü ki, bir müzik açarak dinlemeye başladı, artık onun için bu gezegende yoktum sanırım. Beni kocamış bir tilki sandı belki de!..
Üç atlı, iki bedevi gibi bu çölde ne arıyorsunuz siz dedi. Natasha müziğin sesini kısarak, at üstündeki Natasha'ya, arkadaşım yıldızların en iyi buradan izlendiğini söylüyor, onu almaya geleceklermiş dediğine göre, hemen atıldım ve yalanına uymak zorunda olduğumu bilerek -çelişsek başımıza bela açabilirdik- evet, Süreyya kandilinden, bir dağ muzu satıcısı gelip beni alacak dedim. Natasha, evet Betelgeuse kolonisinde konsül olan Flavius'un yeğeniymiş aynı zamanda dedi. Kahkahamı tutamadım, sizi etkilemek için söylüyor, Betelgeuse triumvirlikti ama tarihe karışalı bin yıl oluyor, bir yalan esintisiyle karşı karşıyasınız dedim. Üç atlı aynı anda yatağanlarını savurdu ve bir ışık kaması başımızın üzerinden geçerek, uzaklaşıp gittiler. Oysa ben at üstündeki Natasha'nın, Natasha'mın içinde yitip gittiğini görmüştüm. Parçalı gerçekliğin tutsaklığı bu olsa gerektir diye düşündüm...
Biliyor musun, platonik aşk karşılıksız söylenen bir sonedir Natasha dedim, düşlerini dağıtmak için laf atıyorsun ortaya değil mi dedi. Hayır ne ilgisi var, ben zaman tasarımcısı planlamacılardan hiç hoşlanmam, az önce ölebilirdik evet ama, ölülerin üzerinde yaşamıyor muyuz biz, görkü sübjektiftir. Yaşam benim için vicdani bir şölen, bir şenlik, bir trajedi ya da komedyadır, kurbanda olabilirim, cellat da ama tanrı seçenekler sunan bir su satıcısıdır zaten dedim.
Tanrıyı aşağılayarak kendini aşağılamış oluyorsun ve bunu hep yineliyorsun dedi. Bir kez daha güldüm, tümüyle bir bilinç ürünü olan hiç bir söz, bir manipülasyon ya da kişisel bir özkıyım olamaz dedim. İntihar diyerek düzeltti. Geleneklere bağımlılık iyi bir şey evet dedim. Kleopatra'yla bir arada yaşıyormuş duygusu veriyor insana... Ay ben kendim Kleopatra'yım, öyle bir şeyin peşinde olacak kadar küçülecek değilim demez mi.. Sustum. İnsanların günümüzde, iniş ve çıkış gösteren bir metropolis mutantı, et ve kemikten kurgulanmış pistonlar olduğunu ve Natasha'nın ordularına sataşmanın ne anlama geldiğini biliyordum. Natasha her homohome -kafes besleğenleri- kendini Haricilerden sanarak konuşur diye sayıkladı, düşüncelerin okunabildiğini unutmuştum.
Siz salt bir gövde değil, yaşamını yönlendirebilme yeteneği olan birisiniz diye yineledim. Sende tanrının düşünsel gücü var, usun derinlere inebildiği gibi, ulu göklerde de yerini bulabiliyor, babamız gerçekte umarsız biri ama bu kadar evladı olunca ipin ucunu kaçırdı, yavrularından birini çarmıha gerdi üstelik dedim... Kabil diye biri varmış, kardeşini babasının yanına yollamış dedi. 'Famousman' dedim, babamızın görüşleri üzerinde binlerce değişik tezler var, bu adam gerçekte usu bulanık biridir belki dedim. Öyleyse demokrat adamdır diyerek, önünde parıldayan serap gölcüğünü karıştırdı eliyle... Bir vahada yaşıyor olduğumuzu düşündüm.
Senin dedi, çatışkı dolu nitelemelerin var, neden Nazca çizgilerinden biri gelip konuşmuyor seninle, bir tilmizin bile yok senin diye konuyu değiştirdi. Ben gerçekte var mıyım ki diye, korkunç bir bakış fırlattım ona, şu hurmalar, yükselmekte olan sarı ay, bulutsuz gök, yetim yıldızlar... Birden titrer gibi oldu, Kabil'in soyundan geldiğimi düşünmüştür belki de ve dedim ki ona, tanrıyı da şimdiye dek ne bilen, ne de gören var ve onu göreni, gören birini de gördüğünü söyleyeni, gören yok daha ve son iç çekişimmiş gibi bir hırıltıyla, ne yeryüzünde ne de Allahabat'da diye kestirip attım. Madras'ta diye düzeltti, parodilerle gerçekleri karıştırma dedi. Hiç alınmamıştı sanırım. Üzülme, demek ki sen öksüzün birisin. Sen diye üsteledim, başımı iki yana sallayarak, o zaman düşünür gibi yaptı ve biliyor musun ben hem öksüz, hem yetimim dedi. Bir damla gözyaşının kumlarda cennet bağlarını yeşertebileceğini söyleyerek ufka baktım. Ağzında elmalar olan bir yılan kafilesiydi gördüğüm. Natasha, kaderimizin melodilerini dinlemek, göz yaşlarını davet ediyor sofraya, kapatalım bu konuyu en iyisi dedim.
...
Tan sökümü yaklaşıyor, gün ağarıyordu. Kendi ipini çeken aşığa ferman işlemez Natasha... Özlemim ne zaman bitecek sana, aramızdaki titreşimin saati ne zaman dolacak... Prinkipos'a gel, yalnızım ben, insan ya günaha girebilir ya da sevap işleyebilir. Günahlarımız için burada bir kilise var, sevaplarımız içinde dilek ağacı!.. Ben özerk bir bölgede yaşıyorum, bütün resuller kardeşim, beni öksüz bırakan babam da tanrım, Havva'da annem olur.
Adem'de ezel ve ebedden beri benim diye inledim...
Sen Mona Lisa gibisin, saçların Afrodit'i anımsatıyor, kızıl!.. Olgunluk çağındasın, Mona Lisa, sen gerçekte bir Meryem Ana'sın... Seni sevdiğin değil, sevenin mutlu edebilir Natasha... Gümrah bedenin için tapınağın kapısı açık diyor kara kahinler ve satir canavarları seni bekliyor. Şu an her şey kıpırtıyla kıvranıyor, bedenin kutsanma saatinde, meteorda med-cezir hızlanıyor. Hepimiz kardeşiz ve hepimiz bir günahkarız!..
Çok ideal, modelist bir havan var. kusursuz bir Keşmir ipeğisin, bir tür Havva, herkesin aşık olacağı kadın, hepimizin ortak kaderi, sizi davet ederken yalnızca güzel olduğunuz için davet ettim, bir sanat aşığı, painter olduğunuza dikkat etmedim, güzellik insana moral veren bir müsekkindir ırmak güzeli, tıpkı şimdi olduğu gibi, sizin konuşmanız büyüleyici, dramatik bir müzik ve depresif bir senfoni gibi...
***
Güzel bir diyalogdu Natasha, düşmüşlerin Anti Dühring'i gibi kalbim açıktır sana, bir proza metin oluşturmak istiyordum seninle, kalbinden çalıp, ruhumda sakladığım ve adını sizin anımsadığı, sizi seviyorum ve bu sözlerinizi işittiğime göre; Natasha kanatları olan entelektüel bir melek, ama biliyor musun ben herkesin konuşup paylaşmasından yanayım ve öyle de olduğunu düşünüyorum, evren bir kütüphane ve ölülerimizin her biri bir kitap. Yalınlıktan yanayım ve herkesin bir yeteneği, gelişmiş bir becerisi olabileceğine, olduğuna inanıyorum ama gariptir yazın dediğimiz şey, bana yaşamdan daha karmaşık geliyor, yaşamın kendi içinde, fizyolojisi ya da mekanistiği içinde bir disiplini var ama literatürün sınırları daha uçsuz bucaksız, yazın gerçekte bir anomali ya da sonsuz bir ışık seli,nim için, yaşam avuçlarımızın içinde her şeye karşın, dediklerime çokça bel bağlamadan ama, seninde öyle düşünmeni isterim belki, belirsizlik evrenin ilk diskuru ve son düsturudur bana göre... Literatüre göre, Madam Bovary'yi bir yaşam değil ancak bir roman öldürebilirmiş Natasha, öylesine bir tanrı ki bu yazın denilen şey, her şeye karar verebiliyor ama her bir kararı da görünmezlikle geçip gidebiliyor. Kozmolojinin belirsizlik ilkesi, literatürde kendini gösteriyor..
Kadersi mutluluklar diliyorum sana, nedenini anlatamam, görecelidir evet her şey, ama yaşamın bu denli zorlaması insanları ve suyu bu denli elemeye kalkışması tuhaf geliyor bana ve yaşamın salt bir izleyicisi ve zamanın ve mekanın David Friedrich'in tablolarında olduğu gibi yalnızca gözlemcisiyim. Bu benim gerilim içinde olmamı ve depresyonlarla barışık bir yaşam sürmemi engellemiyor. Dünyamız genelde sifoniyerist ve bir şey üretmek istemiyorlar, bağışlanan bir cennetten kovuldu onlar ve tembellik hakkı naturalarında var, her şeye karşın, tüketici olmayı yeğliyorlar ve hepimiz birbirimizle acımasız bir yarışım içindeyiz belki de, yeryüzü bir arena ve yaşamın bir kölesi olan, ölümcül gladyatörleriyiz biz. Tanrımız da Korona, gözle görülemeyen bir virüs, dilerse bizi yok edebilir, dilerse yaşatabilir. Bu da Janus'un başka bir yüzü. Şarkıları karanlıkta söyleriz ve bizler Polyanna'nın gönüllü müritleriyiz, bu bir oyundur belki ve maskelerimizin ardındaki gerçek yüzümüz inmeli ve Kırmızı Pazartesi'nin geçecek olan gemisini görmek için sahillere koşmalıyız belki de....
Gülümse şimdi, absürt şeyler söyleyeceğim, günahkar görülmekten korkuyorum çünkü, Eiffel kulesi bir elektrik direği değil mi Natasha, peki Paris, nasıl oluyor da romantizmin başkenti, burada bir paradoks var bence, elektrik hiçte iyi şeyler çağrıştırmıyor, evet modernizmin bir vazgeçilmezi, ama aynı anda, köhnemiş ve sürgit homofobi üreten çağımızın şeytani bir simgesi, gerçekte o bir imge ama, tanrı gibi görünmüyor, elle tutulmuyorsa da, bir düşsellikle çarpıyor!..Elektrik kozmosun yaratıcısı bence ve babamız gibi çocuk İsa'yı çarmıha gerebilir de, bu yüzden Eiffel'de modern bir çarmıhın simgesidir bana göre...
İnsanlığa lütfedilmiş bir ahir zaman penisidir belki de gerçekte, bir alaysama ve aşağılamanın gizençli figürü... Biz hangi gerçekliği özümseyebiliyoruz ki, sen beni, kendi periferine göre tanımlıyor, nitelemede bulunuyorsun ama ben, sandığın ben değilim gerçekte, bir de her ikimizin dışında bir ben var ki, onu inan ki öngöremiyorum, o gerçek ben mi, onuda bilemiyorum, üç ben vardır ortalıkta öyleyse, üçte sen, demek ki altı kişiyiz biz konuşurken, okumuştum bunu evvel emirde, anımsadım gene ve sana aktarmak istedim, ruhumda gonca gül anlamına gelen Natasha...
Natasha konuşmayı kesmiş, uyukluyordu, tiradımı sürdürdüm, o hepimiz gibi, düşlerin gerçeklerden daha güzel olduğuna inanıyordu. ...
Paris, sömürgecilerin mabeti, Antuvanetin cansız kollarıyla yüzdüğü ırmak ve Claudel'in hapishanesi, bukalemun gözlü Satre'ın kütüphanesi, Jean Valjean'ın kanalizasyon şebekesi ve yer altında gizlenmiş bir nükleer ambar!.. Dehşetli düşlerimizin metropolisi o... Dünyada her şey için bir övgü ve yergi masalı yazılabilir Natasha, bu belki de iyisidir!...
Herkes gibi İsa'da bizim atamızdı Natasha ve biz, iki kardeşiz gerçekte. Ama her birimiz diğerinin fantomasıyız. Biz Yakup'un merdivenindeki düşler bile değiliz henüz. Metazori bir doğrucu Davutluğa sürüklenmek istemem, beynimde organik çip taşımıyorum, her şeyin bir de iyi yanı vardır, biliyorum.
Seni seviyorum Natasha, söylemek, söylediğinden kuşku duymak demektir. Seninle, bir zeplinle aya gitmek istiyorum, iki biyobot durgunluklar denizinde, oh, sonunda kurtulduk işte!..
Natasha, senin sevdiğin şiirle veda etmek istiyorum.
'Gideceğim, mutluluk için çarşıya gideceğim,
Ve sonra süpermarkete, iyi şanslar için ...
Ve bunun bir ürün olmadığı gerçeğine ne dersiniz ...
Daha fazla sevgi isteyeceğim - değişim için ...
Ve tart beni, lütfen, yüz gram,
şu vicdanla kenarda, aşağıdaki rafta ...
Süresi doldu? İyi tamam o zaman,
Başka bir ahırdan alacağım ... Ama görüyorum ki:
Benim için teklifte indirim var.
Nezaket edelim, ne kadar yeter ...
Kötü insanlardan zırh var mı?
Üzgünüm, ne? Buna para harcamak üzücü mü?
Yazık için bir çare var mı?
Özlem iksiri, can sıkıntısı için şurup mu?
Bana bu şansı tekrar sat ...
Ve ayrılıktan güçlü bir tentür ...
Benim için rahatlık bir ailedir - bir çanta,
Prim, başka bir, ihtiyacım yok ...
Ve oradaki güzellik, "ŞOK" olarak işaretlenmiş,
Samimi olmayan bir görünümden haplar ...
Ve arkadaşlık parça parça veya ağırlıkça,
Bugün nazikçe satıyor musunuz?
Hayır, satın almayacağım, ama sadece - ilgi,
Neden böyle yaşıyor ve hesaplamada mantıklı geliyor?
Akrabalarım için daha fazla sağlık alacağım
Ve onları doğum günleri için vereceğim ...
Satışta - kıskançlık? Kıskançlığı sevmiyorum.
Yarım kilo daha iyi sabırlı olun ...
Güven gerekli değil ... Son kez
Toplu olarak aldım, uzun bir süre için yeterli olacak ...
Tüm gözyaşı stoklarını gözlerinden sat
Kaderim size memnuniyetle ödeyecek ...
Ne için? Ve böylece ruh ağlamaz
Çok fazla ışığı olan insanlar ...
Sonuçta, hayat o zaman nazik ve iyidir,
Satışta hiç ağrınız olmadığında ...
Hayır, mutluluk piyasadan satın alınamaz ...
Ama paylaşmayı öğrenirsek
Böylece mutluluk ve sevgi vermek,
Kötü olan her şeyin buharlaştığı'
(Irina Samarina.)
Bu şiir, çağımızın ve sosyal ağımızın aynası ve demans içinde olmasak bile insanın modern toplumdaki kaygılarını çok iyi yansıtıyor. Şairlik bir güven sorunudur gerçekte. Kendine inanırsa insan, zamanın yargıçlığında iyi bir şair olabilir. Çünkü dil altından kötümser şeylerde yazabilir insan.
Natasha, yazın benim için birbiriyle hiç bir zaman yan yana gelemeyen konu, sözcük, şeyler ve düşüncelerin, dokumacı kuşu gibi birbirine bağlanması sanatıdır. Ay ve cehennem, çocuk ve Paraguay, ırmak ve nötron, Pan ve Medine gibi, düşünsel eylemlerin dolambaçlarında gezinmek. Moğol dolunayının altında, tan sökümünü bekliyor İskit kraliçesi demek, ritmden yoksundur ama o cazdır, adı üstünde kakofoni, mutluluk verir bana... Sonuçta, bilinir ki, soyut olan somuttan daha sonsuzdur. Bu yüzden yazı, evrenden daha büyük ve daha bitimsiz bir şeydir!..
Natasha, sabah oldu.
Eskimolar, kar körlüğü ve uçsuz bucaksızlıktan o denli sıkılırmış ki, kavga ettiklerinde, dilerim hiç ölmezsin derlermiş!.. Borges bir öyküsünde soluğunu tutarak ölen bir adamdan söz eder. Bir çocukta büyüyünce ne olacaksın dendiğinde tavuk dermiş.
Bu dünyada gene de umut var, tüm görkemiyle yükseliyor güneş burada, bir farkla, tüm yıldızlar yanıp sönüyor yukarıda!...
Hoşçakal.
Bu resimde, belirsizliğin hükmettiği, insansı varlığın yazgısında, kozmik sonsuzluğun ulaşılmazlığında, üzüm salkımları gibi, hiçlik damlaları biçiminde evreni süsleyen yaratılmışların trajedisini görüyorum. onlar bir buğday taneciği için kapışıyorlar, nükleer silahların gölgesinde, egemenliğin ve nihilizmin kucağında kurbanlarını arıyor, uzayın sonsuzluğunda umarsızca fetihlere girişerek, tanrıyı icat ediyor ve günahlarını şeytana havale ediyorlar, iyiliğin havarisi kesilerek kurbanlarını takdis ediyor ve beşiklerinde onların yavrularını vaftiz edip, bir ermiş, bir yalvaç kesilerek, arzunun ve ihtirasların karanlık nesnesinde, bir kışkırtıya kapılarak, kendilerine yenilmeyi başarıyor ve son iç çekişlerinin gölgesinde, sonsuzluğun yitimi ve ölümü kabulleniyorlar, sonra cennet ve cehennemlerini aramak bahtsızlığına düşüyor, ta ki tanrılarının işaret ettiği bir tabloda, üzüm salkımları gibi sarkarak, çarmıha gerilmiş İsa'nın havarileri, yoldaşları gibi sıra sıra diziliyorlar ve evrenin uçsuz bucaksız boşlukları, uçurumlara yağan yağmurları arasında, sonsuz bir hüzün ve bir yinelemeden başka bir şey olmadıklarını anladıklarında, O'nun işaretiyle yeniden başa dönüyor ve yeniden o yarı bildik yolları tırmanarak, maceralarına girişiyor ve sonsuz bir tutsaklığa mahkum olmanın kahredici umarsızlığında ve minicik bir tabloda, işte böyle boynu bükük ve dinmeyen özlemleriyle baş başa kalarak, yalnızlığın ve elem veren okyanusların bitimsizliğinde, yitip gidiyorlar!..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder