15 Ağustos 2020 Cumartesi

TEODORA

 TEODORA

Bir Endülüs çiçeği.

Abdurrahman’ın Ferdinand’a uzattığı, Gırnata'nın altın anahtarı gibi pırıltılı, zarif, narin ve bir sülün gibi renkler içinde ve Tuleytule’nin sümbülü gibi alımlı, İspanyol kanı taşıyan damarları ve düşmüş bütün şehirler gibi üzünçlü...

Elhamra gibi görkemli ve yas içinde!.. Ama şimdilerde, görkemli bedeni, vandal çatısı, kızıl saçları ve İskandinav ruhu taşıyabilen bir druit masalıyla, gerçekte bir dünyalı olarak, Cadiz'de, El Puerto de Santa María'da neşe veren, hayat dolu düşlerini aramayı sürdürüyor.

Hep düşünürüm, şu şiir belki onun ruhuna yazılmıştır,

'Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı... / Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı.../ Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir. / İspanya neş'esiyle bu akşam bu zildedir. / Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri, / İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri... / Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır; / İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır. / Alnında halka halkadır aşüfte kâkülü, / Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü.../ Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir / İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir. / Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi; / Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi.../ Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli.../ Şeytan diyor ki, sarmalı, yüz kerre öpmeli.../ Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle, / Her kalbi dolduran zile, her sineden: Ole!'

Ama şu içli şiirde, belki de Teodora'nın melankolik ve özlemler içindeki bedenini, güzelliğin acılarını ve artık yaşama yenik düşmüş olmaklığın kederiyle...

Gölgelerde süzülüp giden Guadalquivir’i anlatıyordur güzel yüzünde… Emel Denizleri'ne kavuşmayı düşleyen özlemiyle…

‘Hoşnutluk veren suyun şırıltısı ki / Kimi kumları kararmış bunalmış gibi. / Zarif bir el yol açtı ona / Özenircesine sütunlardaki oyuklara. / Şimdi su dolambaçlarla bir dantel gibi / Geçip gidiyor ıhlamurların arasında. / Onun içli bir şarkı olduğunu / Yalnızca bir sevda bir dua olduğunu / Tanrı’ya sunulduğunu, Tanrı'nın bildiğini / Yaşamın bir yasemen kokusu olduğunu. / Kıyıcı yatağanlar, umarsız mızraklar, / Sürüler, yağmacı kalabalıklar. / En iyi olmak için boşuna uğraşırlar. / Bütün bunların ayrımındadır üzünçlü kral, / Tüm inceliklerin toplamı bir veda etmez, / Geçersizdir anahtarlar, / Haç ötekilerin olur ay tutulurken, / Ve öğle sıcağında konuklar yalnızca tanıktırlar.’

İşte benim için Teodora bu dizelerdeki umarsızlık, geçmişe duyulan bir özlem ve sonsuz bir keder… İnsan bir organizma değil kültürdür, nice uygarlıkların izi, nice söylencelerin ve nice yaşanmışlıkların bileşenidir o... Teodora'ya sevdalıyım ben. Neden, çünkü o yıkıntılar arasında ilahi, bir zamanların Gırnatası, yeşil çayırlar, serviler, göz alıcı sütunlar, başları gökyüzünde kuleler ve küllerinde, yitip giden düşlerin, elem dolu layihası...

Bir gün çekinmedim, aşk boş zaman sektörünün yarattığı bir anomalidir dedim ona… Ama bu gizlenmiş bir acının, düş kırıklığıyla örtülmüş bir üzüncün, çekincesi gibi geldi bana dedi…

Ona sevdalıyım, böyle bir hülya için, us dışı bir becerinin, hepimizi üzünce boğan bir iç çekişin olması gerekmiyor ki Teodora… Sen görkemli bir kadınsın, ben düşler içindeyim, tanrım bir sevdayı ona da bağışlamalısın, ne olur Teodora'da sevsin beni, anlasın…Kim aşık, kim seviyor, kimin içi yanıyor, bilinir mi bu dünyada, herkesler onu görsün!.. O Guadalkqivir’i izliyor, zamanın içine gömülmüşçesine…

‘Sanat her zaman bir düşten söz etmez mi!..’

Aşk aynadaki ‘Ben’i sevmek gibidir, ruh ikizi, ötekindeki kendisi, kendisindeki öteki… Senin boyun o kadar uzun ki Teodora'm, aşkın tanımı göklerde saklı…

‘Sen esirliğim, hürriyetimsin, / çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin, / sen memleketimsin. / Ela gözlerinde yeşil hareler, / sen güzel, büyük ve muzaffer / ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin... / Ben sende, kutba giden bir geminin sergüzeştini, / kumarbaz macerasını keşiflerin, / ben sende uzaklığı, / ben sende imkansızlığı seviyorum. / Ama asla ümitsizliği değil…’

Teodora, yalnız yaşıyorum ben diyorum ona, trajedimi sevginle süslediğin için teşekkür ederim, keşke bana gelebilseydin, bir çift ruhun, aşkın ne olduğunu anlayabilmesi için.

Ben edebiyata aşığım Teodora... Horkheimer diyor ki, bu kaçıncı sızlanışım onun adına… ‘Aşkın kitaplara girmesi tek umarımızdır, yoksa başka bir yerde yaşamayacaktı!..’

Herkes aşkı arıyor, herkes sevilmeyi bekliyor ve herkes yaşam denen 'o vefasız Karmen'in özlemleri içinde... Paradokslar içinde bir sevi ve sevilmenin beklentisinde, yaşam dediğimiz aşkın rüzgarında, sahillerden uzaklaşarak, kıyamete doğru sürüklenen bir geminin içindeyiz biz Teodora....

Ama her şeye karşın aşktan söz edebiliyorsun sen. Tapıyorum yeryüzüne bakışına ve kutluyorum.

Ve sanatın bir yalnızlık şarkısı, bir yas tutma ve Joaquin Murieta’nın Ölümü’ne adanmış bir son haykırış olduğunu biliyorsun.

Sana iman ediyorum ben ve inanıyorum.

Teodora, ‘Sanat her zaman bir düşten söz etmez mi’ diyen Konstantinos Kavafis!..

Benim için sanat, duygu, neşe ve doyumdur diyorsun.

O ne diyebilir ki sana...

Sanatın aşkıyla, belki bir gün, yüz yüze geleceğizdir Teodora...

Erotizm ve arzunun karanlık nesnesi adına, sana hoşça kal diyorum…

Edebiyat göklerde bir kara deliktir, gerçekleri hiçbir zaman bilemeyeceğiz unutma…

Dünya kendini yenilerken, çağ kendini eskitiyor ve düşlerimiz organlarına, orgazmlarına yeniliyor.

Edebiyat saf bir sihirdir, bu sayede sınırsız deneyimler edinebilir ve ölene kadar tutkuyla yaşayabiliriz ha....

Bu sözler beni aşıyor Teodora…

Melek, Şeytan ve Tanrı’nın kim olduğu, her zaman bir bilinmeyen olarak kalacaktır dünyamızda…

Her sabah sarılmayı özlüyorsun…

Bugün düşlerimde olacaksın. Ve acı çekeceğiz ikimizde. Çünkü düşlerimiz olacak ama biz olamayacağız orada...

Belki de bir sabah erken, sarılacağım sana...

Çılgın bir kalp ve parlak bir düşevi var ve bu heyecan verici ve patlayıcı… Ama artık tutku istemiyorum, dinginliği arıyorum.

Teodora...

Sürekli çırpınan bir kuş gibisin avuçlarımda...

Seni yaşamak isterdim…

Ve sessiz bir çığlık gibi, boşluğa haykırıyorum hala...

‘Sana bu pembe bulutları göstermek istiyorum gecede. / Ama görmüyorsun. Gece olmuş – insan neyi görebilir ki? / Artık senin gözlerinle görmekten öte bir seçeneğim yok, diyor, / demek ki yalnız değilim, yalnız değilsin. Gerçekten de / bir şey yok sana gösterdiğim yerde. / Sadece gecede bir araya gelmiş yıldızlar, yorgun, / bir kır eğlencesinden öylece dönen insanlar gibi, / hayal kırıklığına uğramış, aç, hiç biri türkü söylemeyen, / terli avuçlarında ezik yaban çiçekleri./ Ama ben direteceğim, diyor, görmekte ve sana göstermekte, / çünkü sen görmezsen, sanki ben de görmemiş olacağım- / hiç değilse senin gözlerinle görmemekte direteceğim- / ve belki bir gün buluşacağız başka yönlerden gelip sana.’

Elveda Teodora..

13 Temmuz 2020 Pazartesi

VERONİKA


VERONİKA
I
Karanlıkta Apulia yolundayım.
Pandoranı özlüyorum Veronika
Davut'un kırbacıyla Hebron'dan uzaklardayım
Son güneş denize girip saklanmakta.
*
Gecemiz cinlerin ve perilerin savaşıdır
Pygmalion öyküsüyle taşmakta dünya
Çarmıhında inleyen Spartaküs ölüyor.
Öl sevgilim öl diye çığlık atıyor karanlıkta
Biri tanrısını arıyor Veronika.
*
Acı çekmeni istemiyorum
Sonsuza dek kollarında
Baş edemiyorum dünyanın sınavlarıyla
'Son Bilge' kuyruklusu yükseliyor yukarıda
Deniz feneri yanıp sönüyor uzakta
*
Yıldızlar yollarını yineliyor
Son kuşlar senin için ötüşüyor işte
Süt yolundan aşağılara iniyorum
Yapayalnız ve sonsuz karanlıkta
*
Tan atımında uçurumun önümü kesecektir
Görüyorsun tanrılar ağlamakta
Meryem yaklaşıyor ışığın yalazında
İsa ayetini üflüyor gecenin rüzgarında
*
İmanımız aşkın yüceliğinedir yazıyor
Ama işte Cebrail defterini aramakta.
Sana inanıyor ve güveniyorum Veronika
Sözcüklerine ve kerimelerine
Gökyüzünde ve yerin altında
Erebos'da ve gözyaşlarımda.
*
Tanrı adımlarıyla geceyi sarsmakta
Adem yeryüzüne doğru yaklaşmakta
Havva'nın çığlıkları yankılanmakta.
Apulia'dan doğru geliyorum Veronika
*
Delphoi'ne girmek üzereyim,
Kehanetlerin kentine
Kimsecikler yok ıssızlıkta,
Pandoranı özlüyorum Veronika
*
Davut'un kırbacı parıldamakta
Ve çiçekler özlemle açmakta
İç çekiş dolu fısıltılarda
Son bir ütopya var aramızda...




***



VERONİKA
ıı
Apulia yolundan sana doğru gelirken, Pandoranın özlemi ve Davut'un kırbacıyla ve Hebron'dan uzaklarda, ilk günün güneşi denizde saklanmış ve biz ışıltılar içinde gece boyunca yıkanmış ve karanlığın dünyasında, cinlerin ve perilerin savaşında, Pygmalion'un o bildik öyküsünü anımsamıştık... Çarmıhında inleyen Spartaküs ve onu sevenin öl artık çığlıklarıyla sarsılmış, tanrısını arayan biri ve yaşamı yadsıyan bir ölümlü görmenin sancıları ruhumuzu kuşatmışken, senin acılarla sürüklenmeni istemiyordum artık ve ölene dek birbirimizin kollarında, dünyanın sınavları, ufuklarımızı karartırken, biz yıldızları sayıyordukl ve 'Son Bilge' karanlıktan çıka gelmiş ve tüm hışmıyla biz yalnızları, kanla ağızlarımızdan öpmüştü...


Gecenin yarısında Mefisto gibi parıldıyordu gözleri, köhne bir çarmıhın çivileri ve yeller de sürüklenen yapraklar gibi de titriyordu elleri, bir deniz feneri uzaklarda müjde verircesine yanıp sönüyor, yıldızlar yollarını yinelerken, son kuşun cıvıltısı sabahı aydınlatıyordu. Ve süt yolundan aşağılara doğru inerken, sonsuz bir yalnızlıkta, bir uçsuz bucaksızlıkta sönüp gidiyorduk artık ve tan atımında uçurumların yolları keseceğini biliyorduk.

Ağlayan tanrılar lahtinden geçip giderken, kederlerimiz hafifleyecek ve iki kaşık gibi iç içe, birbirimize sarılarak ve her şey ve hiç bir şeyin sonsuz dolambaçlarında, o engin boşluklara, dur duraksız yağan yağmurlara doğru, soluk alıp vermeyi sürdürecektik.

Ve bir ışığın yalazında Meryem bize doğru yaklaşırken, İsa ayetini üflüyor olacak ve gecenin rüzgarlarına karışacaktık. Ve sen bütün kutsal kitaplarda aşka iman ediniz yazıyor diye haykıracak, evrene baş kaldıracaktın, yaratılışın düsturlarına ve kozmosun solgun ışıklarına... Ve işte o an Cebrail'in defterlerini karıştırdığını görecek ve bir damla göz yaşı dökecektin ölümlülerin ruhuna. Ve belleğinin karanlık odasında, inleyip yazıklanmaktan başka, hiç bir şey görüp, bilemeyecektin Veronika...

Yalnız sana inanmam ve yalnız sana güvenmemin görkünç çılgınlığında, baştan çıkaran kerimelerin ve bağlanışların coşkusunda ve akan ırmakların dalgalanışında, yalnız sana iman ediyordum ki ben, gökyüzünde ve yeryüzünde ve Kharon'un sandalında ve gözyaşlarımda...

İşte o an tanrı gümbürtülerle evreni karanlığa boğmakta, Adem denizlere doğru savrulmakta, Havva'nın çığlıkları yeryüzünde yankılanmaktaydı ve gecede Apulia'dan doğru gelmekteydim sana ve Delphoi'yu gerilerde bırakırken, kehanetin gururu, kederlerin umudu ve acıların göz alabildiğine uzandığı, ifritin kabuslarında, safsataların o sayısız gökadaları, bir bir solarken, orada, senin küçük yurtluğunda, kimsecikler yoktu ıssızlıkta ve ben senin Pandoranı özlemenin, arzunun karanlık nesnesi ve dayanılmaz kışkırtısında, Davut'un kırbacı yuvağında, sonsuz bir ışıldak gibi parlıyorken, çiçekler özlemle açıyor ve son iç çekişin süslediği fısıltılarda, son bir ütopya yükseliyordu aramızda ve artık ölümü de başarıyor ve sen gülümseyerek yeni çöllerde, yeni kervanlar, yeni dünyalar ve yeni yıldızlar altında, eşyanın kıpırtısını arıyor ve bir uyanışın soylu ışıltısında, yeni düşler ve yeni umutlarla, körpe ışıltıları izliyor ve orada, bambaşka bir acuna gözlerimizi açıyorduk bir kez daha...

Ve sonsuz bir sevinç ve umudun dalgalanışında, kararan ufuklarda, bilinmeyen bir yüz, görünmeyen bir dünya, sonsuz ve anlamsız bir yalnızlığa doğru sürüklenirken, onu gene görüyor ve buruk kederlerimizin, korkunç sevinçlerimizin ortasında birbirimize sarılarak, tan atımlarına varıyor ve yıldızlı karanlıkların içinde, mutlanla dolu ve yaratan ve yaratmış olanın gizençli coşkularında, eriyip giderken, bir daha geri dönmemek üzere soluyor ve sevmiş ve sevilmiş olmanın çıldırtan duyumsayışında, aşkın bilinmedik ve görülmedik yeni yurtlarına doğru, bir ışık kaması gibi yitiyor ve yok olup gidiyorduk artık...








6 Temmuz 2020 Pazartesi

TİNA


TİNA

Her şey ve hiç bir şey. Tina, yaşamdan zevk almaya çalışan bir hedonist yalnızca. Bir parodi dünyamız için. O yeryüzünün tüm görüngülerinin bir parodisi. Tinagiller, örneğin sürgit aşka aşıktırlar ve yalnızca tanrıyla sevişebilirler. Yaşamın içinde ama çok üstünde bir varlık gibidirler, nedir ki melekte değildirler. Kaosun egemen olduğu kozmosumuzda yalnızca bir parodi. Her şey ve hiç bir şeyin parodisi. Zevkler ve arzular her şeydir onlar için, zaman ve ölümse, hiç bir şeydir, parodiden geriye kalan aynadaki tüm yansımalar ve bir hiçliktir yalnızca. Öteki yüz. Sanki Delphoideki tapınağın rahibesi, tanrının dilek kipi ve yeryüzünün esiresidir Tina...

Kadehler boşta olsa huşuyla kalkabilir, alkışlar boşluğu çınlatabilir, öpüşler silikon takviyeli olsa da koku yayabilir, teşekkür ve tebrikler gırla gidebilir, okyanusların rengi değişebilir, ağaçlar kuruyabilir, aşk artık burada oturmayabilir ama parodiler ve yaşam tüm hızıyla sürebilir Tina'nın dünyasında... Hiç bir şey kusurlu değildir, hiç bir şey keder vermiyordur, hiç bir şey göz ardı edilesi değildir, her şey ve hiç bir şeydir dünya, çıldırtabilir, kahkahalar sürebilir, yataklar kırmızı, gözler pırıltılı, ruhlar aç, yaşam kutsal bir tapınmanın seremonisi olabilir sürgit... Hiç bir şey değişebilir, her şey değişmeyebilir, destek ve kardeşlik, bağış ve öpücükler, sevgi ve nefret, kapalı kapılar ardında kıyım ve vahşet tüm olağanlığıyla sürebilir. Tina değil dünya bir parodidir!..

Tina resim yapıyor, amaçsızca, çılgınca pozlar veriyor, dudakları cehennem ateşiyle kavrulmuşçasına, ölümle alay ediyor, kafatasından şarap içiyor ve Duchamp'ın pisuvarına yağmur yağarcasına işiyor!..

Ah, dünyaya karşı ön yargılı olmaktansa, kahkahalarla çözümler yaratmak daha iyidir. Düşünmek zaman kaybına dönüşmemelidir. El çabukluğu ve palyatifizm, tanrının bir hikmetidir. Düşüncelerimiz ne kadar engin olsa da eylemlerimizin bir sınırı olacaktır diye düşünmemeliyiz!.. Tina, tanrı benim diyor, tanrı benim, bu erotizmin tanrısı da olabilir, çözümlerin tanrısı da olası, neşe vermeye, sevinçler sunmaya vermeye geldik dünyaya, belki salt kahkahaların yankımasıdır dünya, bir parodidir her şey ve çalışabiliriz, çatışabiliriz, her şey olasıdır, her şey olağan akışındadır ve biz dünyaya kötülüklerle buluşmaya, varlıklarla sevişmeye gelmişizdir, kan akar, eşitsizlik eşitsizliktir, sevgi öğreticidir, her şey belki de bir parodidir. Salt kahkahalara boğulmalı ve şenliklerle, sevinçlerle, gülüşlerle ve saltıklıkla neşe yaymalıyızdır biz.

Çünkü bir parodiyiz biz. Çünkü biz tanrının bir kaprisiyiz. Yaşamaktan zevk almalı ve hedonist çığlıklarla gök kubbeyi delmeliyiz. Altın anahtarım gecenin yarısında, kilidinde şıkırdıyor Tina, biz tanrının elçisiyiz!..

Bilinir ki bedenler değil ruhlar sevişir, yeryüzünde tüm ruhlar birbirini özlemektedir ve Alicia'nın ağacının yaprakları, rüzgarda delicesine titreşerek, bir kuytu aramakta, ılık ruhun çığlıklarla meleklerin koruluğuna koşmaktadır...

Dil diye bir problem yoktur dünyada, kalplerimiz konuşuyordur. Tina bütün heyecanımı yitirdim bil ki şu dünyada, neden bilmem, şimdi kör, sağır ve dilsizim, düşlerimi yitirdim, şeytanımı uçuruma doğru süreceğim, yılan derisi giysilerim, ruhumuz ve genlerimizin barbarlık izleriyle dolu ve ilahi bedenim, kahırlı bünyem, recm ederek seni yok etmek istiyor, Nagazaki ve bir çift kedi, yan yana, bir tabakta şimdi yemek yiyor. İki kedi, Alicia iyi misin sen, pardon Tina, ağzın kulaklarımda, ruj boyası dudaklarında!..

Ben Yakup, hayır kedi, ah iyi misin sen Alicie, ah Tina diyecektim şimdi, kurbağaları kovalamaktan geliyorum, aşkı kovalamaktan geliyorum, ah işte bak, bir cennet yolu ama, uzun bir yol, yol gibiyim ben, bilmem, bilmem ki neden, pırıltılı gözlerden hiç, hiç bir şey anlamıyorum ben...

'Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım / ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım /

Biri olsun "Yakup!" diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım / sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi. / Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı, aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? / Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum. / Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü / Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü / Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu / Onlar işte hep boyuna koşuyordu / Birileri çıkıyordu ordan burdan / Hiç çıkmamak halinde ve ölgün / Birileri çıkıyordu / Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık / Bir pencerenin sokağa doğru içinde / Bu uyum korkunçtur Yakup! / Yakubun olması korkunçluğudur bu / Dünyanın insana doğru içinde /

Yakup, Yakup! / Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum / Lambayı söndürmesinler, geliyorum / Siz bütün lambaları yakın, evet / Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? / hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.'

Alicia, hayır Tina diyecektim, anlam size saçma gelebilir, anlam zorunlu mudur, anlam şu; bir genelleme olarak uygarlığımız, insanın düş gücü, söylenler ve dinsel figürlerle biçimleniyor, bilim veyahut sosyal yaşam bunun uzantısı, bilmek istiyorum ki, bütün yakınmalarımız, bize verili olan görsel yığın ve anlaksal imgelerden bileşiktir, eleştirirken kendimizi eleştiriyoruz biz, siz,onlar... Bu sonsuz bir anlamsızlığa sürüklemiyor bizi, ama uygarlığımız biçimsel anlamda, köklü biçimde değişmedikçe veya bu uygarlık biçimini terk etmedikçe, sorunlarımızdan kurtulamayız diye düşünüyorum ve bu dünya anlayışı ve mutluluk veren sefaletimiz sürüp gidecektir diye korkuyorum. Haç, Helios'un iki bacağı gibi, insanlığın umarsızca yürümesi, uzayda o yarı bildik yolları kat etmesi, ay, rabbani bir imge olarak düşünsel, düş evimizin öncesiz şiddet duygusunu -boynuzu simgeliyor burada-, ilahi Sion yıldızı da, üreme ve cinsel saldırganlığın primitif geçmişini imgeliyor. Bu imgeler skolastik amaçlı değil, başka bir görselle yer değiştirebilirler, budizm, taoizmde yer alabilir örneğin, başka bir simgede yer bulabilir, bir öznelliği yok. Sonuçta amaç, bizcileyin ama görselin sunumunu sunan sunucunun amacıyla, izleyeni izleyen izleyicinin, aynı yargıya demir atacağına hiç tanık değilim ki ben. Dolayısıyla bu bir görüştür ve görümlerimiz, göreceliliğin, göreceliliğidir!.. Bu bir dilem ya da kaygıyı imlemekte belki de, bir kesinlemeye dönüşmesi, eleştirmeye çabalayanın, eleştirinin öznesine dönüşmesi gibi bir çatışıma yol açar ki, bir açılımdır belki de bu, bir Acem birliği ve deneysel kanatları soyulan, -digital desen- ressam değil, sosyal ağ savurganıdır o. Aşkın umutla değil, umutsuzlukla bağı vardır öteden beri.

'Kuş uçuyordu ve denizden doğru, bir ölü yürüyerek geldi ve kemanımın üzerine tünedi. Birden sinir sistemim ayağa indi ve organlarım depreşti, Bitinya'daki kuyunun içinden dolunay yükseldi ve tahıllar gülümseyerek tanrıya şükretti. Kabil o yana baktı, bir Frankşeytan bu dedi ve odama girdi Alicia, hayır Tina, Rebeca kuş uçtu diye bağırdı, ağzımdan bir pangolin yükseldi ve kırmızı, ahşap kutunun içinden çıkardığı mandolini çaldı, sefil bir Madraslı bu dedi Alicia, hayır Tina, kuledeki nöbetçi Pars, ölünün altın dişlerini söktü ve aşağıya doğru hışımla işedi, bir kelebek titredi ve akraba akbaba dedi Mikail, ötekinin Sur'u öttü ve Meryem, Davut'u aradı ve İşbiliye'de ki at arabası durdu, içinden Tamarind ağacına tırmanan prenses çıktı. Neden eskisi gibi yazamıyorum dedi, mürekkep hokkasını ağzına dikerek. Neden yazamıyorum, işte bir şiir yazıyorum o zaman ve işte bir pulsar çıktı önüme, pullu zarf, robot ayla, mutant Jüpiter bağırdı. Kaç gigabayt bu tümce lepralılar diye hıçkırdı, boş zaman sektörünün hayasızları, işsizm kurbanları, şu robotlar yağ çıkarıyor, Mesih saçlarına sürüyor, 1927 Rus devrimi gelecek, hepinizi devirecek az sonra!..'

Sen benim olmalısın Alicia, ah Tina diyecektim, ben Yakup, hayır Yusuf mu, adını unuttun demek ki, unuttum dedi. Sen Alicia, pardon Tina, ruhuna girmek istediğim, kutsal yaratılmış, sen sanatçı değil, bir gerilim, bir paranoya, Freudyen bir serüven, biyosferik bir cehennemsin. Sen beni perişan edecek, değiştireceksin. Bunu Alicia bilemeyebilir, hayır Tina, ama ben biliyorum, ben Lucianalı Angelica!.. Bir meleğin pöstekisi, bir cehennemin külleri, bir cesedin buğusu, buhuru, tütsüsü ve...

İndik sonra gemiye!..

'Ilık yüzey sularında, gökadalarımız dolaşıyor Tina / Uydular hızla koşuyorlar ve lazer ölçerler Turing'in başında, / Bariz bir tablodur bu gördüğün Alicia / Virgo dedektörleri, kütle çekim dalgaları ve ağıtlar yaktığımız nötron yıldızları / Biyobozunurlardan mikro robot üretmekte olası / Uzayın salvoları, okyanus sıcaklıkları yükseliyor / Drawdown safsataları / Yapay yetinin neye karar vereceğini bilmeliyiz argümanları / Marburg virüsü Tina / Tatlı su denizaltıları ve minik planaryalar / Neoblast hücreler / Orman toprakları, soymuk boruları, su dalgaları / Öklidel platonik cisimler / Divina Proportione / İlahi oranlar ve organlarımız / Alicia, Dragon roketten ayrıldı / motorlar ateşlendi / paraşütler uçmakta / Dragon Atlantik'in kıyılarına indi ha! / Permafrostta donmuş morslar ha! / Taylor buzuluna hapsolmuş baloncuklar / Kırmızı gövdeli ağaç çekirgeleri / satranç için devriye gezen gravürler / Yıldız popülasyonları / Epsilon Lyrae / Turuncu renkli Gamma delphini / Av köpekleri ve bakılışı güzel tanrı kümeleri / Tina, hayır Alicia!...'

Ağaçların arasında yeşil yılanlar yüzüyor, Havva içlerinde gezinerek santur çalıyor. Uzakta, sarı uzayda, Habil ve Kabil buğday tarlalarının arasında sapları yığmışlar, yabalarla döverek başakları ayırıyor, kışı esinle geçirmenin yollarını arıyorlar. Rızıklarının peşinde sağa sola savruluyorlar. Yılanlardan biri yeşil başını havaya doğru kaldırdı. Havva'nın arkasında dikildi, Havva arkasına baktı ve titredi, tuz gibi aktı gövdesi ve yılana elmayı uzattı, havaya bir hoşnutluk yayılsın diyedir, yılan oralı olmaz ve bedeniyle meyveyi Havva'nın önüne itekledi. Havva bir armağan verildiği sanısıyla eline aldı onu ve ağzına götürüp ısırınca şimşek patladı ve birden gökten yağmur boşanmaya başladı. Adem ve bir çift oğul, kır kulübesine sığındılar: Yarıklara yıldırımlar yağıyordu. Havva hamileymişçesine karnını okşuyor, Adem gülümsüyor, Habil ve Kabil çığlıklarla yağmura dualar bağışlıyordu. Sabah olunca bir adam uyandı ve gördüğü düşü yorumlaması için Delphoi tapınağının rahibine koştu. Ve işte yarın, tanrı eğilerek dedi...

Sen bilgi ağacından elmayı koparan Havva'nın dünyaya sürgün edildiğini bilmiyor musun, Adem'de arkasından gitti ve harmanları paylaşamayan Kabil Habil'i öldürdü ve dünya böylece kendini doğurdu diye haykırdı. Uçsuz bucaksız cennet ayakları altında uzanıyordu. Arada bir boşluk vardı ve oradan geçen bir çavlanı bir türlü aşamıyorlardı. Bir türlü cennete kavuşamıyorlardı. Tanrı yürüyerek göklerdeki yurtluğuna doğru uzaklaşınca Alicia uyandı, hayır Tina, belki de Yakup, Yusuf mu dedim!..

Her şey ve hiç bir şey. Tina, yaşamdan zevk almaya çalışan bir hedonist yalnızca. Bir parodi dün...

1 Temmuz 2020 Çarşamba

KİBELE




Çağımızın modernitesi içinde, üzünç yayan, masum bir bakış, onun güzelliğini süsleyen yıldız bahçeleri gibi pırıltılar yayıyor. Dokunsan kırılacak. Onun gözlerinde neler var, Havva'nın düş kırıklığıyla cennetten kovuluşu ve bizleri doğuruşunun gizençli aurası, bir mamutun önünden, ilk insanın kaçışı, ormandaki yaprağın kımıldayışı, Etrüsk'ün dişi kurdunun Romülüs'e süt verişi, Kleopatra'nın Tarsus plajlarına gelişi, Atina'da ilk şehir devletinin kuruluşu, bir fatihin İstanbul'u alışı, Taç Mahal'in altın pencerelerinin parıldayışı, Mari Antuvanet'in giyotin sepetinden son bakışı ve Labrador'un sularında balıkların dağılışı...
Bir astronot aydan yalnızca Kibele'ye bakabilir. O gözler, bir alefti. Bir bakışta dünyanın döndüğü ve fanusu riyalde tüm olmuş, olmakta olan ve olacakların görüngüsü... Tanrının yeryüzünü yedi günde yaratışı, meleklerin günah defterini sırtlayışı, şeytanın Adem'i aldatarak, yaratılanın özgürlüğü tadışı ve ölümsüz Kibele'nin bir şişeye sığacak kadar küçülerek, sonsuzluğa akışı...
O cennetin zevk bahçelerinden süzülerek gelen bir cinnetti. Güzelliğin acıları ve kefaretiyle süslü bedeni, bir yalnızlık anıtıydı bu yüzden. Delphoili kahinler her anımsayışta onun bedenini kutsar, renkli balıklar yüzerek şafak söküntüsünden çıkar, okyanuslara doğru yelken açardı.
Gözleri dünyayı bir türlü anlayamamışlığın kederiyle yanardı, dudakları anlaşılmaz bir pişmanlığın izleriyle kıvrılır, açık ağzından, elmas gibi parıldayan dişleri arasından, savaşların, açlıkların, mülkiyetin kırbaç izleri ve otoritenin kanlı sunaklarından sızan ve tanrının dişleriyle öğüttüğü bir kaplanın hayaleti bakardı.
Kibele, dünyamızın bir panoraması, yazgılarımızın ortağı, mutluluk ve sevinçlerimizin, pişmanlıklarımızla, gurur ve kibrimizin bir yansımasıydı.
O hiç bir zaman hiç bir tenin değmediği dağ gölleri, gökyüzü çiçekleri, İsa'nın son bakışı, Meryem'in umarsız çığlıkları ve Himalayalar'da görülmeyen o biricik canlının, tasımladıklarıydı...
Tanrım, senin sonsuz vaatlerin ne işe yarar, meleklerin neden görünmez, şeytan neden sağ elindir, evren alabildiğine dönerken, dünya neden yer değiştirmez, neden bir yinelemenin tapınağında, aynı dualar, aynı dilekler ve aynı sızılar eşliğinde, yüzyılların içinde yitip gideriz, neden bir çığlığın yortusu, neden gözyaşının serenadı ve neden ateş tapınaklarının içinde, ölüp gidiyoruz biz.
Kibele alın yazılarımızın toplamıydı. Bakışlarında sonumuzu görüyor, dudak kıvrımlarında yazılmışları okuyor, gülümsemesinde umudun uçurumlarını ve ufukların yükseltisinde, bir gül bahçesinde dolaşan ceylanların şarkılarını dinliyordum.
İçin için ağlıyordum ben, sonsuza dek sürecek bir tutsaklığın çemberinden çıkmak isteyen Adem, babasız bir çocuğu çarmıhında yitiren Meryem ve tanrının kollarında bütün umutlarını, bütün yanılsamalarını, beklentilerini ve tüm yaşadıklarını, artık unutmuş olan bir gezegenin evladı gibi.
Kibele etkiliyordu beni, konuşmadan söyleyen, bakmadan gören, dokunmadan şifa veren bir melek gibiydi o, ruhumun dolambaçlarında ona sarılıyor, gecelerimde çığlıklar içinde uyanıyor ve Kibele diye uçsuz bucaksız karanlıklarda ve uçurumlara yağan yağmurlarda yitip giderek, son soluğum da, yalnızca mevsimleri değişen ve bir yineleme olan, ölümlü dünyamıza dönüyordum...
Salt acıların, kederlerin ve sonsuz çığlıkların dünyası değildi bu, bir körpenin beşiğinden bakışı, bir suyun kımıldayışı, bir çiçeğin taç yapraklarında kelebeğe sarılışı, etin kanla, ekmeğin şarapla kucaklaşmasıydı gördüğüm...
(Gerçekte benim için bir cehennem çiçeği miydi dünya, düşünmekle cezalandırılmış iki ayaklı müritler, her şeyin yanlışlanıp, doğrulanabileceği bütünlükçü var saymalar, yeryüzüne bir türlü alışamamışlığın melankolisiyle savrulan Kibeleler, hiç bir şey beklemeden sevecenliğe kollarını açmış, tüm kozmosu kucaklamaya kalkışan periler...
Şimdi Kibele kim bilir nerelerdedir diye sık sık sorardım kendime, biliyorum bir gün bu dünyadan göçüp gideceğim ve kalbimin içindeydi bir zamanlar o diyeceğim... Ama işte, artık ben yokum ve o sonsuz bir yalnızlıkta mı, yoksa ben mi uçsuz bucaksız bir uçurumda mıyım diye bakar dururdum karanlıkların içinden, bir umudun yelkeninde, uzakları gözetleyen bir forsa, dünya tutsağı olmuş bir kıtalar korsanı ve her şey ve hiç bir şeyin acılarında, son iç çekiş köyüne varmış bir günahkarın, umarsız kollarındayım sanırdım kendimi...
Neden umutsuzuz biz, neden hem yüzüyor ve hem ağlıyoruz ve neden hep aynı ütopyaların, hep aynı dünyaların özlemiyle, hep aynı sözcüğün, hep aynı yinelemenin eşiğinde, aynı rüzgarın sürüklenişinde solup gidiyoruz biz Kibele..

Her şey bir masal gibi, bir gün ona dedim ki, seni anlatacağım ama, o sen olmayacaksın, çünkü insan denen varlık ancak kendini anlatabilir, demek ki o, sen değilsin, ama gerçekte orada ki, bil ki bendeki sendir, öyle değil mi, gerçekte sensin o, ama o sende vücut bulmuş bir ben olacaktır yine de, demek ki sen değil o, ama yine de, bende kendini bulabilirsin, öyleyse evet, o sensin, ama gerçekte sen ve ben aynı kişiyiz, yeryüzünde ve tanrı indinde, öyleyse ben senim, sen de ben ve biz 'Hiç Kimse'yiz ne yazık ki Kibele, dedim...
Artık onun buhranlı güzelliği ve baş döndürücü etkisi anlağımda yitti, öznelliğini yitirdi, onun karşısında başımı öne eğiyorum, savaşı kazanmış ama ruhunu yitirmiş bir Achilleus gibi, söz kılıçtan daha büyüktür şimdi... Kibele beni ehlileştirdi.
Karşılıksız bir aşktır edebiyat demiştim ona, göklere yükselen ayetler yazmak, bilinmeyenin ve hep yinelenenin kollarında, umarsızca kilimler dokumak, Penelope gibi taliplilerin yüreğine bakarak, göz yaşı döküp durmak... Bilinmeyen bir yüz, görünmeyen bir dünya, sonsuz ve anlamsız bir yalnızlığa adanmış, bir körün şarkısı gibiydi edebiyat.
Düşünsel anlamda dünya, aşkın, ölümün, yaşamın ve zamanın tarihidir. Yaşam ve aşk gerçekte, yalnızca neşe verir, bir tutam kederli ot. Nedir ki, ölüm ve zaman ürkütücü ve sarsıcı bir düşün kozmik yansımasıdır, zaman sonsuzluğu içerir, ama parçaların bütünlediği kapısı yalnızca ölüme açılır, ölümde bir tür sonsuzluktur ve o da bir zamana açılır, bir dolayımın kollarında, işte her şey oracıkta tanrıyla bütünleşir ve tanrıyla vücut bulur. Aşk ve yaşam tanrının bir prelüdü, ölüm ve zaman da onun pişmanlığının ağıdıdır. Sonuçta varlık dediğimiz, tanrının bir parçası ve giderek tanrılaşan bir tözün yansımasıdır. Tüm gördüğümüz bir tanrının ve bir düşün adıdır, düşüncenin elem bahçelerinde gördüğümüz, Hieronymus'un resimleri, David Friedrich'in izlenimleri ve Karakalem'in büyüleyici gölgeleridir...
Yazacak hiç bir şey kalmadı artık diye düşünürüz zaman zaman... Düşlerinin ve yazının sınırlarına vardığını tasımlayan, gücünü yitiren ve bir bitkinlik içine sürüklenen senarist, baş parmağını kalemtıraşın içine sokuyor ve çeviriyor bir İtalyan filminde... Bizde yazacak konu kalmamış artık diyen yazarlar gördüm.. Sonraları bunun bir çözümü olabileceğine karar verdim ne yazık ki. Yazmak zamanla salt bir iç yolculuğa dönüşür ve sonsuzlaşır. Diyesim yazan kişi, örneğin bir tablo adına yazma sınırlarının sonuna ulaştığında veya bir yinelemeye dönüşeceği korkusuna kapıldığında, resimden çıkmalıdır artık. Nereye... Tablodan hareketle çocukluğuna, evrene, tanrıya veya zamana doğru yolculuğa çıkabilir, bu sütunlarda belki yapılamayabilir ama yazmanın da gerçekte her şey gibi sonsuz olduğunun anlaşılması gerekir, çözümsel, yararlı bir yaklaşımdır bu. Diyelim ki o resim bana, inanılır gibi değil ama, ölü bir köpeğin trajik sonunu anımsatıyor. İşte buradan ölüme geçebilirim artık, çocukluğumda bizi bırakıp giden köpeğimizi anımsayabilir, oradan tanrıya uğrayabilir ve Heraklit'in ırmağında, kısır ve kısıtlı düşüncelerimin son iç çekişine tanık olabilirim.
Panta rei...
Bir kesinleme olarak ileri sürülebilir ki, görüngüde sonsuza dek düşünceler üretebiliriz, bilinir ki, Mona Lisa için yazılanlar Mona Lisa'nın sosyal varlığını çoktan aştı ve artık o başkalaştı belki de, bir şey üretemez hale geldiğimizde, böyle bir tür yazının ortaya çıkma olasılığı gibi, bilmeliyiz ki edebiyatta sonsuzdur, zaman sonsuzdur, ölüm bir sonsuzluk biçimidir ve her şey bir sonsuzluğun parçacıklarını barındırır içinde. Sürgit Hades'in sisleri arasında dolanan hayaletleriz biz, ne ölüyüz, ne de diriyiz.
Gerçekte, yaşam, bir gülümseme, acılarımız, bulut, çiçek, tanrılarımız ve her şey bir sonsuzluk kategorisi içinde, düşünsel evrenimizde gezinir dururlar. Düşlerimiz bitimsiz olabiliyorsa ki öyledir, her şeyde, somut ve soyut olanda, bir sonsuzluğa açılan düşsel kapılarımızdır. Borges bu konuda o kadar ileri gidiyor ki, Don Kişot, harfi harfine, tıpatıp yeniden yayınlansaydı, dünyamız için, o bir önceki, yarı bildik Don Kişot olamazdı. Çünkü algı sınırlarımızın değişeceği, biçimlerimizin yenileneceği ve düşünsel ufkumuz, periferimizin, o dönemin düşünsel yapısıyla hiç bir bağı kalmayacağı için, bütün bütüne kavrayışımız değişecek ve Don Kişot, bildiğimiz algı kapılarından uzak, bambaşka bir kitap olacaktı der. İlginç bir açın. Biz, bir dostumuza iki kere nasılsınız dediğimizde, ikisi de ayrık anlamlar içerecektir, dünya bir an bile aynı dünya değildir, yazma sıkıntısı düşünsel bir anomali olamaz, bedeni bir gerçekliktir o ve ruhumuz yazmak ve yazmamak konusunda seçilmiş bir saplantının tutsağı olabilir ve belirsizlik ilkesi, dünyamıza egemen olan bir cennet kuşu olarak, üzerimizde uçar durur ve hiç bir şey bu anlamda gerçek ya da bir gerçeğin uzantısı değildir.
Dünya bir jimnastik otağıdır, mujiklerin ispinozu ağlayarak uçar, pars ötüşlü bir kedi, Dante ağacının yaşlı tüyleridir ve şu nükleid yaratık Mars'ın arslanıdır. O, II. Savaşta Nazilerin konserve yaptığı canlıları, komşularına sattığını söylüyor, tanrı gülüyor, şeytan köpürüyor, Kibele'miz ağlıyor. Hibrit bir dünya bu, serotonin ve endorfin mutluluğu kovalama formülü ve mutluluk yoklukta ki Tuba ağacı!..
Kristal bir vazo gibi sözcüklerin, düşerse kırılır diye korkuyorum, seni öpmek kuş tüyüne yüz sürmekle eşdeğer olmalı, datalardan bileşik bir canlının düşleriyiz ha!.. Birilerinin diktiği Stonehenge kayaları, Vendome sütunları gibiyizdir belki de....
Sessizlikte bir müzik türüdür Kibele... Pollock'ta kaotikti ve tıpkı başkaları gibi bir açınlama üretildi resimlerine ve aramıza katıldı, sonuçlar nedenlerden önce geliyor artık, her şey bir yineleme...
***
(Ey sen zalimsin dediğim, yılan derisi giysilerinle dolaşmak, iç dünyanızın barbar düşlerle dolu olduğunun kanıtıdır. Korkuyorum, bir güzellik zırhıyla, bir kurban arıyorsan o ben olabilirim, bloody mary içebiliriz karanlık odamızda, derin gözlerin cehennem meleğiyle sevişmek için oldukça güzel, kalp kalpten sonra, beni yemeyeceğine söz ver, palyaçolar kanibalisttir ve yaşamdan tiksinti duyarlarmış, anlıyorum ben, sağaltımın başlaması için Konstantinapolis'e gel, sunağımda gırtlağının tadına bakacağım, seni ehil bir kısrak yapacağım, kanın çok tatlı senin, dilimi yakıyor. ama gözlerindeki duygular nasılda kışkırtıcı, ikimizden biri örümceği yiyecek, çünkü başım dönüyor, kanım akıyor ve gözlerin, kılıç suyunun içinde geziniyor, dünyamız Monet'nin Mosnier Sokağı'nı özlüyor.
Yapıtlara bakıyorum üzülüyorum. Çünkü Hint sanatının gücü dünyamızda tanınmıyor, sanata batı skalası egemen. Hindistan'da, tanrı yeryüzüne inse, yaprak kımıldamıyor, daha adil bir dünyanın gerçekleşmesi gerek, sanat bunun için var ama görüyorsunuz, o gerçeklere boyun eğebiliyor. Bir paradoks. Birbirimizi tanımak için denetim noktalarından, sınır kapılarından geçmek acıdır sanıyorum, Pinky'le telepati arkadaşıyız. Bir virüse boyun eğiyor insanlık ve iki kişi hala buluşmak adına, sanalite tanrısının lütfuna dua ediyor. İnsanlık Kabil'den beri nicelik ve kategorik biçimde savruluyor, Uygarlık biçimimiz değişmedikçe sanat bir kategori. Hindistan, dünyanın kendisinden büyüktür diye bir söz var. Ama insanlık bir bebeğin adımlarıyla ilerliyor ve ne yazık ki bizleri kaotik bir gelecek bekliyor...
Ah bu manzarada, belirsizliğin hükmettiği, insansı varlığın yazgısında, kozmik sonsuzluğun ulaşılmazlığında, üzüm salkımları gibi, hiçlik damlaları gibi, görkünç biçimsellikte evreni süsleyen yaratılmışların trajedisini görüyorum.
Onlar bir buğday taneciği için kapışıyorlar, nükleer silahların gölgesinde, egemenliğin ve nihilizmin kucağında, kurbanlarını arıyor, uzayın sonsuzluğunda, umarsızca fetihlere girişerek, tanrıyı icat ediyor ve günahlarını şeytana gönderiyorlar.
İyiliğin havarisi kesilerek, kurbanlarını takdis ediyor ve beşiklerinde onların yavrularını vaftiz edip, bir ermiş, bir yalvaç kesilerek, arzunun karanlık nesnesinde, bir kışkırtıya kapılarak, sonunda, kendilerine yenilmeyi başarıyorlar ve son iç çekişin gölgesinde, sonsuzluğun yitimini ve ölümünü kabulleniyorlar.
Sonrasında, cennet ve cehennemlerini aramak bahtsızlığına düşüyor, ta ki tanrılarının işaret ettiği bir panoramadan, salkımlar gibi sarkarak, çarmıha gerilmiş İsa'nın havarileri, yoldaşları gibi sıra sıra diziliyorlar ve evrenin uçsuz bucaksız boşlukları, uçurumlara yağan yağmurları arasında, sonsuz bir üzünç ve bir yinelemeden başka bir şey olmadıklarını anladıklarında...
O'nun işaretiyle yeniden başa dönüyor ve o yarı bildik yolları tırmanarak, yeni maceralarına girişiyor ve sonsuz bir tutsaklığa mahkum olmanın kahredici umarsızlığında ve minicik bir manzarada, işte böyle boynu bükük ve dinmeyen özlemleriyle baş başa, yalnızlığın ve elem veren okyanusların bitimsizliğinde, yitip gidiyorlar!..
Düşünen varlık imgesi kendimizce bir yakıştırma. Kuşkuluyum ben, düşüncenin tanımı, olan biten şeyler olmayabilir!.. Ateş belki donduruyordur bizi. Varna şarabı içtik ve dünya dönüyor dedik mi, karanlıkta gırtlağına sarılırcasına gülümsedi...
Vezüv bir mitoloji, Pompei çok uzak yanardağa, pirinç beyazı bacakların, ehramın yüzü gibi duruyor, kuş kadarcık göğüsleri süt dağıtıyor, ibrişim gibi parıldayan incecik dudakların, gökyüzüne bakıyor, denizlere özlem duyan bir yelkenli gibi büzülecek o ve gözlerinin beyazı bulutlar gibi uçuşuyor sanısı verecekler ama onlar kefene sarıldıklarında tüysüz, kabarık bir tepecik gibi duran uterusun, son iç çekişle bakacak dünyasına ve diyecekler ki, tapınak fahişesi tanrıça sözünü tutsaydı, başımıza bunlar gelmeyecekti ve kahkaha atıyor neşeyle badem ağaçları ve çiçeklerini de kokluyor olacaktık biz...
Ve Golgota kemiğiyle vuracaklar başına, mezarda pamuk kalçalı şimdi doydun mu sikkelere diyecekler. Asimov gezmek düşlerle olasıdır diyor, yüzlerce dil bilen kılavuz kuş dilini bilemiyorum dedi. Aşk umutsuzluğun sevgilisidir zaten. Soruların tek yanıtı, sorulardır bu dünyada, tanrı sana üflediğinde bana gelebilir misin, benim olabilir misin ha... Sen tanrıça...)
'İndik sonra Venüs'üne./ Mehtapla süslü ayin, yarılan sulara, şarap rengi okeanosa ve / Dilek çekip, süzüldük ışıklı yosmaya. / Yükleyip döl yatağına pruvada, gövdelerimizi de / Şişelere sığan Sbyl şimdi, yorgun düşmüş, dibe vereceğim alyansı,/ Çekip götürsün bizi dünya, gemi gıcırtısı kalçalarına / Mikail'in işi bu, trivesti, bornozu süslü / Tavustan tepeli, yele verdik burnunu işte ve çöktük sonra tanrıçaya / Yürüdük çayırı, gerip yelkeni, batana dek gün / Gömüldü bitkin uykusuna, kapaklandı bir gölge tunçtan göğsüne / Vardı sonsuzluk kapısına, çok derin vulvaların / Çağatay Han'ın ülkesine ve cinlerle dolu kentlerine / Bürülü ipekli, sarı güneşten, ölgün serabı,/ Işıltısı ile döl ırmaklarının / Çekmiş yıldızlarını ve tepegöz bakan / En karanlık gece kaplamış, adam otu ayları / Geriye bakıp durduk gene, Canopus, sonra ulaştı Hades'e / Sonsuz Küs Aias'ın gittiği yere / Patroklos ve Paris kucaklaştı bizle, / Ve çekip can çubuğunu ortasından / Çukuru doldurduk Herakles boyu / Ve sunduk hayasızca kin dolu geçmişi / Bal, balsam, şarapla karılmış tin tözü / Yakardık sonra, göçmüş kaltakların atları / Atlantis'in ütopyası, kurbanlık haspaların / Ve daha bir yığın şey yığdık, kurtulmalık olarak / Bir cadıda kendi başında kervanın ve kara. / Boşaldı kara kan çukura / Girdi yarığa dülger balığı. Ruh aradı Avernus'u ve / İçtik Erebos'ta, kokuşmuş ölüsünü körpe etlerin. / Gençliğimin ve dölden yoksun yaşlılığım / Gözyaşlarıyla ıslak, baygın kokulu kızlar / Bir sürü nisan, demir uçlarıyla örseli mızrakların / Yıldız artıklarıyla, düşmüş, işte kolları / Sardılar çevremi bağırıp çığlık çığlığa / Solmuş yüzüm, daha çok kurbanlık bağışladık tanrıya / Sürüler dolusu kesip öldürdüler, gemi dolusu tunç bıçaklarla / Güzel kokular dökünüp yakaladılar Diana'yı da / Güçlü Styks'la ve övülen Persephoneia'de, / Sıyırdı Kharon küreğin dipçiğini ve / Dedim o zaman uzak tutma, azılı kısır ölümü / Gelene dek Proksima, rıhtımdan, üç satir / Kharon geldi önce kürekçi ve İsa geçti oğluyla / Çarmıhta gibi serilip kaldılar, uykulu toprakta / Gövdesi bulundu ahırların orada, baba evinde./ Yıkanmamış, kefenlenmedi, bir yığın iş güç yüzünden / Acınası ruh. Bağırarak üç arşın, kurt deliğini aç dedim sonra / Sirius, ey üvey ana, sen nasıl geldin karanlıkta buraya / Yürüyerek uçup da, ta denizleri / Ve dedi, o ağırsak bedeniyle / Kötü kader ve bol şarap. Uyudum Bellatriks'in kovuğunda /İnerken korkuluksuz uzun merdivenleri / Düştüm cehennemin yaşlı otlaklarına / Uzvu parçaladım, Kerberos kemirsin döş yerlerimi / Ama sen ey kral unutma, gömülmemiş, ardından ağlanmamış beni / Yığ pusatlarımı, kaya kovuğundan bir lahit, adım yazılsın üstüne / Kara sarıklı bir adamla, koyup, sürüp gidecek adı / Ve sapla dostlarla birlikte, çektiğim küreği düşlerime / Antigone gelsin sonra, çok çektirdiğim ve sonra Tebaili krallar / Taşıyarak altın asasını ve hesap bilen Lidya sikkelerini / Gene mi, ikinci kez, bir kucak, yaldızı kötü prens. / Geliyor yüz yüze, güneşsiz ölüm, bu mutsuz yere / Çekilin çukurun başından, içsin kızıl iksiri / Anlatırım sana geleceğini. Ve baldızımla geri çekil. / Ve güç aldı karnından dedi ki, Vilusa / Dönecek kin ve kanlı Jüpiter'de, aşarak karanlık suları / Yitirecek arkadaşlarını ölüm. Sonra canavarları tuttu ha / Yat huzur içinde, İyonyalı tecimen, sözünü ettiğim / Venedik'te ofiste, geçmez İliad'da, 2020 de, 2 Haziran / Ve yelken açtı sirenler, sığır çalıp uzaklaştılar / Sürülerle, sayılmasız nice adam, Kirke'de / Girit'e kaçan, altın taçlı Pindaros'un / En korktuğu, bronzdan kuşağı işte / Ve göğüs başı, sen ey mermerlerde göz açan / Argonotların altın postuyla, bir amazon. Koreli.'

Bu yazı senin sözlerinle yaptığımız bir sosyal sözleşme Kibele, eğer uyuşmazlıkla bulamadıysan kendini sayfalarda, üzülme, ben sen olmalıyım kesinlikle. Görüşmek üzere. Kalple!..



28 Haziran 2020 Pazar

SİLVANA

SİLVANA
O'nda aradığım, büyüleyici çekicilik, kışkırtan cinsellik ya da varlığının dayanılmaz hafifliği değil; bir insan yavrusu o; bir kuş gibi bakıyor dünyaya, gökyüzünden inmemekte ısrar eden, beyaz kanatlarıyla bulutlardan ayırt edilemeyen bir melekçik...
Kuş tüyünden daha hafif bakışları... İnsansı özlemin gizlenen utancıyla, bebek adımlarıyla,yeryüzünü adımlıyor ve saydam camdan bana bakıyor günlerdir. Sürgit aynı duruşun verdiği sonsuz bir melankolinin, herhangi bir cinsiyeti yokmuşçasına, dalgın, sessiz ve sözcüklerini unutmuş, harflerin gölgesinde yaşamayı çoktan unutmuş, bakir bir dünyanın çayırlarında, korularında dolaşmaya alışmış, töresini bilmiş bir ceylan gibi, verili dünyamızdan habersiz, bu konuda hiç bir şey düşünüp, anımsamayan ve her şeyden vazgeçmiş bir tülperi o...
Belki çavlanlarında yatıp kalkıyordur yeryüzünün. Bir ışık seli içinde akan suların, her gün saflıkla, masumiyetle dolu, günahlarından arınmış bir kul olmanın erinci ve bilinciyle, dünyayı dolaşmakta olan bir tinvarlık. Minicik bakışları, elleri, öylece durgun bir göl gibi yansıyan çehresi ve bakılışı güzel her şeyi, giysileri, gözleri ve narin bedeniyle...
İnsan sonsuza dek bir yenilginin kahramanı olabilir mi, hiç bir şey sonsuza dek süremez, sürmemeli... Yenilmişlerden bir ölü gibi bu cansız, solgun aşkımın, evrenin bir başka köşesinde el ele ve göz göze sevinç ve neşe içinde koşuşturan cennetsi bir karşılığı, pek çılgın bir yansıması kesinlikle vardır. Ruhum her görüşünde Silvana'yı, kalbimin o sonsuz kederlerle saklı kara cevahirine götürüyor ve onu ferahlatmak, ilahi yaşama sonsuzca bağlanmak istercesine öpücüklere boğuyor ve narin, kokularla kıpırdaşan sessiz gövdeciğine sarılarak elest alemlerinde kayboluyor.
Aşkı arayışım ve meleklerin insansı varlıklardan esirgeyip sakladığı, geçmiş çağlardan beri sözü edilen; O, meleklerin meleği işte budur belki de, Silvana... Ama kim bilir diyorum, aşkın güzelliği ve çekiciliğinden gerçekte kaçan odur belki de... O mu saklanıyordur, günahkarlıkla dolu Süt Yolu'nun kollarında, Andromeda'nın gizemli yollarında...
Sonsuzlukta, ışık yılları kadar bana uzaktan bakan ve ama hayır söyleyemem, alın yazım her şeyi biliyordur belki de ve kaderimin efendisi ve aşkımın gerçekliği solup gidiyor işte ve ruhumun gizemli bahçelerinde, olan biteni yalnızca o görüyordur ve yalnızca ben biliyorumdur... Düşlerimin ve kukuletalı keşişlerin korkunç yüzleriyle dolu çöllerimin ve gecelerimin labirentinde...
Tuhaf meleksi bir kuş gibi, hafif bir çekicilik içinde ekranın içinde beliriyor o her gün ve yavaşça uzaklaşarak sanal bir kozmolojinin içinde yitip gidiyor. Tanrım bana yardım et diye haykırıyorum düşlerimin derinliğinde... Onda aradığım ömrüme rağm olmuş bir yoksulluk ve yoksunluğun yanılsaması, aynalardaki aldatıcı görüntüsü değil, tanrısal bir çekicilikle sarılıp, sonsuza dek uyumak istediğim bir hayalin yansıması, salt bir kuş ötüşünün sesini duyacağımı sandığım, Nuh'un tahta gemisi gibi ya da büyülü bir siyah kuğunun gölde süzülüşü, adı Katyuşa olan bir sevginin sabah serinliğinde gerinişi ya da dudaklarından dökülen hafif bir çisentinin ele geçirilebilmesi uğruna tanrıya yalvarmak ve yalnızca dokunmak istiyorum ona, bir kerecik olsun dokunmak...
Tanrım bu Silvana değil mi, ah uçtu, renk renk tüyler havalandı bak, işte kelebek gibi süzülüyor da, Silvana, nerede tanrım, nereye gitti o, bir melek nereye gitmiş olabilir... İnsanlığın ona gereksinimi var tanrım, o bizim düşünmemize yol açan, erdemler aşılayan bir çift göz, el, ayak ve tüm yeryüzünü kaplayan pırıltısıyla altın bir kalptir. Ey yoksul çöllerin, feracesi taylasanlı Silvanası, İsfahanlı Yahudiler taylasanlı deccalin ardından gider, bense senin ardından koşuyorum. Ey masumiyet çağlarının Mona Lisa'sı...
(Mona Lisa manipülatif bir resimdir, da Vinci'nin çok daha güzel portreleri, kanvasları vardır, ama onlar bir marjinalitesi olan, tropikal öğelerle süslü resimlerdir, kucağında kakım tutan genç kız gibi, ama Mona Lisa hepimizin ortak değerlerinin ikonudur, göze batan hiç bir özelliği yoktur, hiç bir esim vermez yeryüzüne, olağaniteden başka, masum bir Meryem, Kabil'in değil Habil'in doğurgusu bir Havva Ana. Döneminde doğallığın ve bir hiçliğin gülümsediği, günahtan arınmış bir meleğin çehresi, kutupsuz bir dünyanın panoraması olduğu için, olağan kuşkunun gizemini barındırdığı için, Floransa kaldırımlarının değil, Paris'e yolculuğunun iznini koparmıştır, bu yüzdendir Uffizi değil Louvre'da sergilenmiştir o. Öyle ki Mona Lisa, bir rahibe olabilir, baş örtülü -alnında izleri var- bir hamile kadının masumiyetini canlandırabilir, doğulu bir Havva ya da Meryem'in de 'Ana'sı olabilir ve hatta modellik ya da fahişelik yapmak zorunda kalmış bir mahalle çaçası (çeneli, çaçaron, Çiçero'n), bir hanımda olabilir. O sanat dünyasının jokeridir, bir kafeyi de süsleyebilir, bir genelevi ve bir mason locasını da, bulunduğu kabın biçimini alır bir sıvı, koronalı bir dünyada, büyülü tıbbın her derde deva bir müsekkinidir o, ama gizli, öyle değerli tablolar vardır ki, onlar yalnızca bulunduğu kaba, kendi biçimlerini dayatan bir kara dul örümceği, bir kolsuz kahramandırlar, Roma'nın Mona Lisa'sı Sezar gibi, bütün kadınların kocası, bütün erkeklerin karısı olma özelliğini taşımazlar, bu yüzdendir ki Mona Lisa tüm günah ve sevaplarımızın terazisi tüm aşk ve nefretlerimizin poliçesi ve tüm bir dünyanın ortak değeri ve tüm insanlığın divasıdır. O hiç bir şeydir. Biz!..

Nasıl Einstein, yalnızca bayram günlerinde, takım elbise giyen, kravatlı bir fırıncı ya da bir manifaturacıya benziyorsa, eşinin buluşlarını çaldığı söyleniyorsa, eril otoriteizmin günah defterini tutabilecek -tuttu da, Hiroşima'nın feri faillerinden biri olmayı başardı da- Cebrail tıynetinde bir adamsa, işte Mona Lisa ve dünyamızda bir kategorinin esintisidir. Sen bir bilim insanısın, sen Al Capone'sun, sen korumasının öldüreceği Kennedy, sen Bizans'a son verecek bir dünyanın fatihi, sen Roma'nın Romülüs'ü, sen şantözlerden Mata Hari, sen Göbbels, sen de Hiroşima rönesansının Paul Tibbets'i ve sen Rodin'in lapeye gönderdiği Claudel, yeryüzünde ruhlar evinde yaşama rekoru hala kırılamayan bir Havva anasın, hepimizin atası. Bizler birer kahramanız, mucidiz, aşığız, celladız, fatihiz ve tanrımız da paylarımızı dağıtan büyük pederdir. Hepimizi öldürebilme brövesi elinde, sonsuz güç sahibi ve her şeye kadir bir sakallı ama; bir tek şeyi başaramıyor belki de. canının çektiği bir günahsıza, sonsuz bir yaşam bağışlayamıyor. Tam aksine onları alelacele öldürebiliyor ve her birini bir kıyamet nöbetçisi yapabiliyor, kılıfı kınına uyduruyor, öyle yaparsa adil olamıyor ve öldürürse hepimiz eşit olacağız belki, Marks'ın vicdanı, mikro bir tanrıcığın yarattığıdır belki de!.. Kabil'ede bağışladı o aynı pırıltıyı ve Müjde'yi de verdi oğlu uğruna, ama gerisini getiremedi ve bizler gibi kusurlu da!..)
Ey mahremim, ey çehresi rüyalara benzeyen solgun Madonna, ey ahiretlik melek, ey yeryüzü ceylanı. Güneşin yaraları vardır ama; tanrılarımızın aynası yoktur Silvana...
(Önlem ve denetleme bir kesinleme değildir elbette, peki yazgı bir kesinleme midir, düşünmeye yeltenelim, nasıl kesin diyebiliriz ki, kendimiz için bir kesinleme olmayan yersel denetim isteğinin, göksel denetimin, -yazgının- kendisi içinde bir kesinleme barındırması olası değildir, bir belirsizliğin karşıtı da belirsizdir. Çünkü bir taraf kesin olabilseydi, denetim düşüncesinden caymamız gerekirdi bir an için, teorem de ama... Çünkü denetim -önlem- içinde yaşıyoruz olabildiğince ve gerisini tanrıya bırakıyoruz, şu kesin ki, kesin olan hiç bir şey yoktur kozmolojide. değişkeler, dalgalar, titreşim ve salınım içinde parçacıklar vardır. Gerçekte yaşam bir avuç mutluluk, bir avuç kederdir belki de, hiçliğe varmamalıyız buradan, tanrı indinde tek bir kişiyiz biz, teorem de o bir kişi; hepimiz!..)
'Sıkıldım / Sıkılanların genel başkanıyım / Ben uzun bir monoloğum / Köpek gibi yaşıyorum / Sıkıldım / Geceleri uyumak için sıkıldım / Güpegündüz sıkıldım kendime / Çünkü sıkıldım / Yalnızca başka bir yapışkan sıkıcı / İyi satın alınan arkadaşlarımı sıkmakta özgürüm / Ve paramı sonuna kadar harca / Çünkü sıkıldım / Sıkıldım / Yönetim kurulu başkanıyım / Hastayım / Tüm tekmelerimden bıktım / Tüm sertliklerden bıktım / Tüm soslardan bıktım / Sıkıldım.'
Sessizlikte bir müzik sayılıyor, yazıda, demek kuşkuyla bakıyorsun yaşama!.. Pollock'da karmaşıktı ama resmine bir kaotizma agrandizörü biçildiğinde, kurtuldu. Uzaklıklar yakınlaştırıyor ve sonuçlar nedenlerden önce var oluyor artık dünyada, gene görüşeceğiz.aşkın poetikası, analitik geometri...
Güzel Silvana,..

TEODORA

  TEODORA Bir Endülüs çiçeği. Abdurrahman’ın Ferdinand’a uzattığı, Gırnata'nın altın anahtarı gibi pırıltılı, zarif, narin ve bir sülün ...